Yedi Renkli Düğmenin Sırrı

Uzak tepelerin ardında, rüzgârın çiçek kokusu taşıdığı Küçükova adında bir kasaba vardı. Bu kasabada yaşayan Mina, çevresindeki en sıradan şeylerde bile küçük mucizeler arardı. Bir taşın içindeki parıltıyı, yağmurdan sonra oluşan ince gökkuşağını ve geceleri pencereye konan ateşböceklerini uzun uzun izlerdi. Büyükannesi ona sık sık, “Dikkatle bakan gözler, dünyanın gizli kapılarını görür,” derdi.
Bir sonbahar sabahı Mina, tavan arasındaki sandıkları düzenlerken eski, mor renkli bir ceket buldu. Ceketin cebinde yedi düğme vardı. Her biri farklı renkteydi: kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mor. Düğmelerin üzerinde yıldız biçiminde minicik işaretler parlıyordu.
Mina ilk düğmeye dokununca odanın ortasında ince bir ışık çizgisi belirdi. Çizgi, havada bir kapı şekli oluşturdu. Kapının ardında, daha önce hiç görmediği yemyeşil bir bahçe uzanıyordu. Ağaçların dallarında meyve yerine ışıklı kurdeleler sallanıyor, çimenlerin arasında minik gümüş merdivenler kıvrılıyordu.
Kapının önünde, başında yapraklardan bir şapka bulunan yaşlı bir bahçıvan duruyordu. Adı Tınaz’dı. Gülümseyerek, “Burası Dilek Bahçesi. İnsanların iyi niyetle düşündüğü dilekler burada çiçek açar. Ancak bahçenin renkleri son günlerde soluyor,” dedi.
Mina şaşkınlıkla etrafına baktı. Gerçekten de bazı çiçeklerin başları eğilmiş, kurdeleler neredeyse renksiz kalmıştı. Tınaz, bahçenin ortasındaki boş taş yatağını gösterdi. “Bahçenin kalbinde bir zamanlar Yedi Renkli Düğme çiçeği yetişirdi. O çiçek, dilekleri güzelleştirirdi. Fakat birileri, bütün renkleri yalnızca kendisi için istemiş. Çiçek de yapraklarını kapatmış.”
Mina hemen, “Onu yeniden açmak için ne yapmalıyız?” diye sordu.
“Yedi düğmenin her biri, bir iyiliğin hatırasını taşıyor,” dedi Tınaz. “Kırmızı düğme cesareti, turuncu neşeyi, sarı merakı, yeşil sabrı, mavi güveni, lacivert bilgeliği, mor ise paylaşmayı simgeler. Bu duyguların gerçek olduğunu kanıtlarsan çiçek uyanır.”
Mina önce kırmızı düğmeyi avucuna aldı. O anda bahçenin kenarında, kanadı incinmiş bir kelebek gördü. Mina onu ürkütmeden geniş bir yaprağın üzerine taşıdı ve sabırla bekledi. Kelebek biraz sonra kanatlarını açıp havalandı. Kırmızı düğme parladı.
Turuncu düğme, Mina’yı kahkahaların yankılandığı bir patikaya götürdü. Patikanın sonunda üzgün bir taş heykel duruyordu. Mina ona komik yüzler yaptı, şarkılar söyledi. Heykelin yüzünde ilk kez bir gülümseme belirdi ve turuncu düğme ışıldadı.
Sarı düğme, bahçedeki gizli tohumları bulması için Mina’ya merakını kullanmayı öğretti. Yeşil düğme, acele etmeden filiz beklemesini sağladı. Mavi düğme, gözlerini kapatıp Tınaz’ın yönlendirmesine güvenmesini istedi. Lacivert düğme ise Mina’ya, her sorunun hemen yanıtlanamayacağını, bazen öğrenmek için dinlemek gerektiğini gösterdi.
Son olarak mor düğme Mina’nın elinde kaldı. Tam o sırada bahçenin uzak köşesinde küçük bir çocuk belirdi. Çocuk, bütün ışıklı meyveleri kendi sepetine doldurmaya çalışıyordu. Mina onunla kavga etmek yerine yanına oturdu. “Hepsini tek başına taşırsan sevinçleri de tek başına yaşarsın. İstersen birlikte paylaşabiliriz,” dedi.
Çocuk başını eğdi. Uzun zamandır kimsenin onunla oyun oynamadığını söyledi. Mina sepeti ikiye böldü; meyvelerin bir kısmını bahçedeki canlılara, bir kısmını da çocuğa verdi. Mor düğme, diğerlerinden daha parlak bir ışık saçtı.
Birden taş yatağın ortasında minicik bir filiz yükseldi. Filiz, göz açıp kapayıncaya kadar yedi renkli bir çiçeğe dönüştü. Bahçedeki kurdeleler gökyüzüne uzandı, solgun çiçekler doğruldu ve havaya tatlı bir müzik yayıldı. Tınaz, Mina’ya teşekkür ederek düğmeleri yeniden ceketin cebine yerleştirdi.
Mina kasabaya döndüğünde akşam olmuştu. O günden sonra gördüğü her dileği hemen gerçekleştirmeye çalışmadı. Önce o dileğin kime iyilik getireceğini düşündü. Çünkü Mina artık biliyordu: Sihirli masallar, en parlak büyünün paylaşılmış bir kalpten doğduğunu anlatır. Mor ceket ise tavan arasında durmaya devam etti; fakat yedi düğme, ne zaman bir çocuk başkasına yardım etse usulca ışıldadı.




