Köpek Masalları

Badem’in Rüzgâr Haritası

Gümüşpınar köyünde her sabah birbirinden güzel seslerle başlardı. Fırıncı Rıza Usta’nın ekmek küreği taş fırına değince çıkan tıkırtı, dere kenarındaki kurbağaların neşeli vakvakları ve okul bahçesinde dönen iplerin ritmi köyü canlı tutardı. Fakat bir pazartesi sabahı bütün sesler birdenbire yok oldu.

Köyün ortasındaki saat kulesi çalmıyor, horozlar ötmeden gagalarını açıp kapatıyor, çocukların kahkahaları bile sessiz birer gülümsemeye dönüşüyordu. İnsanlar birbirlerine ne olduğunu anlatmaya çalışıyor, ancak ağızlarından tek bir ses çıkmıyordu.

Bu sessizliği fark eden ilk kişi, kıvırcık kulaklı, bal rengi tüylü köpek Badem oldu. Badem, köyün fırınının önündeki kulübede yaşar, her sabah kokuları birbirinden ayırarak güne başlardı. O gün havada ekmek, ıslak toprak ve çiçek kokusu vardı; ama seslerin kokusu yoktu. Badem, seslerin de kokusu olduğuna inanırdı. Kimi ses taze nane gibi ferah, kimi sıcak süt gibi yumuşak, kimi de kızarmış kestane gibi neşeliydi.

Badem önce başını yana eğdi. Sonra kulaklarını dikti ve burnunu rüzgâra kaldırdı. Çok uzaktan, çimenlerin arasından geçen incecik bir titreşim hissetti. Bu titreşim, kırık bir düdükten çıkan hüzünlü sese benziyordu.

Köyün dışındaki Söğütlük’e doğru koştu. Peşinden, işaret diliyle anlaşan iki kardeş, Mina ile Can da geldi. Badem onları görünce kuyruğunu salladı. Üç arkadaş, dereyi geçip eski taş ocağına ulaştılar. Orada, çalıların arasında gümüş renkli küçük bir kutu buldular. Kutunun kapağında yedi minik delik vardı ve her delikten farklı bir ışık sızıyordu.

Can kutuya dokunmak istediğinde Badem havlayarak onu durdurdu. Kutunun çevresinde tuhaf bir koku vardı: ıslak yıldız, kekik ve biraz da fırtına kokusu. Badem, kutunun yanında duran izleri inceledi. İzler ne bir kuşa ne de bir kediye aitti. Küçük, yuvarlak ayak izleri taş ocağının duvarına kadar gidiyor, sonra aniden kayboluyordu.

Mina, duvarın üzerinde yedi çizgi gördü. Badem patisiyle çizgileri takip edince taşlardan biri hafifçe içeri çöktü. Duvarın ardında dar bir geçit açıldı. Geçidin sonunda, renkli tüyleri olan minik bir rüzgâr cini oturuyordu. Cin, avuçlarını kulaklarının üzerine kapatmıştı.

“Benim adım Pırıltı,” dedi cin, sesi neredeyse fısıltı kadar hafifti. “Dün gece rüzgâr haritamı kaybettim. Harita olmadan esen rüzgârlar birbirine karıştı ve köyün seslerini yanlışlıkla bu kutuya topladı. Kutuyu açmayı denedim ama yedi sesi doğru sıraya koyamadım.”

Badem kutunun yanına yaklaştı. Her deliği dikkatle kokladı. Birinci delikten fırın küreğinin tıkırtısı, ikinciden kurbağaların vakvakları, üçüncüden okul zilinin çınlaması geliyordu. Diğer dört delikte ise dere şırıltısı, çocuk kahkahası, değirmen kanadının gıcırtısı ve saat kulesinin sesi saklıydı.

Fakat seslerin sırasını yalnızca kokular değil, anılar da gösterecekti. Mina, sabahları önce fırına uğradığını işaret etti. Can, okul zilinden sonra dereye koştuklarını anlattı. Badem de kuyruğunu sallayarak son sesi, saat kulesinin ağır ve güven veren vuruşunu seçti.

Pırıltı, Badem’in gösterdiği sırayla kutunun deliklerine dokundu. Önce küçük bir tıkırtı yükseldi. Ardından vakvaklar, zil, dere, kahkaha, değirmen ve en sonunda saat kulesinin tok sesi köyün üzerine yayıldı. Sesler öylesine güzel karıştı ki ağaçların yaprakları bile ritme uyup sallandı.

Pırıltı, Badem’e teşekkür etmek için ona mavi bir kurdele verdi. Kurdele rüzgâr estiğinde hafifçe titreşiyor, kaybolan bir sesi duyunca parlıyordu. Badem kurdeleyi boynuna taktı ama asıl ödülünü çoktan almıştı: dikkatle dinleyen birinin, herkesin unuttuğu şeyi bulabileceğini öğrenmişti.

O günden sonra Gümüşpınar’da kimse sesleri sıradan saymadı. Mina ile Can, her akşam köyün seslerini dinleyip küçük bir deftere yazdılar. Badem ise kulübesinin önünde oturup rüzgârı izledi. Rüzgâr haritasını bulduğundan beri Pırıltı köyün üzerinde dolaşıyor, Badem’in kurdelesi de her güzel seste usulca parlıyordu.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu