Ayçiçeği Saatinin Unuttuğu Öğle

Güneşliova’nın en yüksek tepesinde, yaprakları altın gibi parlayan kocaman bir ayçiçeği dururdu. Bu, sıradan bir çiçek değildi; ortasında dönen küçük bir saat vardı. Her gün öğle vakti geldiğinde ayçiçeği üç kez ışıldar, bütün köydeki ekmekler aynı anda kabarır, çeşmeler neşeli bir türkü söylemeye başlardı. Köylüler bu saate Günün Kalbi derdi.
Bir sabah fırıncı Nefes Hanım hamurunu yoğururken saat on ikiyi göstermedi. Akrep ile yelkovan birbirine küsmüş gibi hareketsiz kaldı. Güneş tepede duruyor, gölgeler uzamıyor, horozlar şaşkın şaşkın birbirine bakıyordu. Öğle gelmeyince ekmekler kabarmadı; çeşmeler de susup incecik damlalar döktü.
Köyde yaşayan Defne, saat kulesinin önüne giderek ayçiçeğinin yapraklarını dikkatle inceledi. Bir yaprağın altında minicik, gümüş renkli bir tüy buldu. Tüyü avucuna alınca yakındaki çalıdan ince bir ses yükseldi.
“O tüy bana ait,” dedi benekli bir serçe. “Adım Cikcik. Günün Kalbi, zamanı ilerletmek için her öğle bir iyilik anısına ihtiyaç duyar. Dün biri, saatin iyilik kavanozunu yanlışlıkla boşaltmış. Anılar ortadan kaybolduğu için saat de durmuş.”
Defne, “İyilik anılarını nasıl geri getirebiliriz?” diye sordu.
Cikcik kanatlarını çırptı. “Köyün çevresinde üç görünmez çan saklı. Her çan, paylaşılmış bir iyiliği hatırlatır. Onları bulup ayçiçeğinin altındaki taş oluğa bırakmalıyız. Fakat çanlar yalnızca iyiliği gerçekten anlayanlara görünür.”
İlk çanı bulmak için dere kıyısına gittiler. Suyun üzerinde mavi bir yaprak yüzüyordu. Defne yaprağı kaldırınca altında camdan bir çan gördü. O anda derenin kıyısında çalışan yaşlı bahçıvan Belkıs’ın, susuz kalan fidanlara kendi testisindeki suyu paylaştırdığı görüntü belirdi. Defne bu anıyı yüksek sesle anlattı. Cam çan sevinçle şıngırdadı.
İkinci çanın sesi, rüzgâr değirmeninin arkasından geliyordu. Defne ile Cikcik oraya vardıklarında, çanın bir örümcek ağında asılı olduğunu gördüler. Defne ağı bozmadan ince bir dal uzattı ve çanı dikkatlice indirdi. İçinden, köy çocuklarının yağmurlu bir günde oyunlarını bırakıp kaybolan bir kuzuyu sahibine götürdükleri an çıktı. Cikcik, “Bazen yardım etmek, eğlenceye biraz ara vermektir,” dedi.
Üçüncü çan ise hiçbir yerde görünmüyordu. Defne meydanın her köşesini aradı; çeşmenin altına, değirmenin içine, taş duvarların arasına baktı. Sonunda kendi cebindeki küçük düğmenin ışıldadığını fark etti. Bu düğme, geçen kış üşüyen bir yavru köpeğe paltosundan koparıp verdiği düğmenin eşiydi. Defne o gün yaptığı iyiliği anlatınca düğme büyüyüp parlak bir çana dönüştü.
Üç çanı ayçiçeğinin altındaki taş oluğa bıraktılar. Fakat saat yine çalışmadı. Defne şaşkınlıkla Cikcik’e baktı. Serçe başını eğdi. “Bir iyiliği hatırlamak yetmez. İyiliğin devam etmesi gerekir.”
Defne hemen köy meydanına koştu. Belkıs fidanları sulamaya başladı, çocuklar yaşlı komşuların sepetlerini taşıdı, Nefes Hanım kabarmayan ekmekleri herkese paylaştırdı. Cikcik de yuvasındaki parlak tohumları aç kalan kuşlara dağıttı. Meydanda küçük iyilikler çoğaldıkça ayçiçeğinin yaprakları birer birer açıldı.
Sonunda saat yumuşak bir sesle on ikiyi vurdu. Güneş yeniden ilerledi, gölgeler yer değiştirdi. Fırındaki hamurlar kabardı, çeşmeler türkü söylemeye başladı. Günün Kalbi, kaybolan anıları kavanozuna doldurmak yerine köyün ortasına görünmez bir ışık bıraktı. O günden sonra herkes şunu öğrendi: İyilik saklanınca küçülür, paylaşıldıkça zamanı bile yeniden yürütür. Güneşliova’da öğle vakti hiç unutulmadı; çünkü her gün, köyün insanları birbirine yeni bir güzel anı armağan etti.




