Aslan Masalları

Ay Işığını Biriktiren Aslan

Geniş otlakların ortasında, geceleri gümüş gibi parlayan taşlarla çevrili bir vadi vardı. Bu vadide Arel adında genç bir aslan yaşardı. Arel’in yelesi henüz tam kabarmamıştı ama merakı, kocaman pençelerinden bile güçlüydü. En çok da gökyüzünü seyretmeyi severdi. Ay yükseldiğinde taşların üzerine düşen ışığı izler, her taşın neden farklı renkte parladığını düşünürdü.

Bir sabah vadideki küçük göletin iyice sığlaştığını gördü. Sazlıklar başlarını eğmiş, kurbağalar serin bir yuva aramak için başka yerlere gitmişti. Hayvanlar suyu dikkatle paylaşıyor, yine de gölet her gün biraz daha küçülüyordu. Yaşlı fil Bambu, “Uzak tepelerin ardında Ay Kuyusu bulunur,” dedi. “Eskiden oradan ince bir su yolu vadimize kadar gelirdi. Fakat yolun üzerindeki ışık taşları sönünce su da yönünü kaybetti.”

Arel hemen yola çıkmak istedi. Bambu ona üç küçük kese verdi. Birinde serinletici nane yaprakları, ikincisinde yumuşak ip, üçüncüsünde de parlayan tohumlar vardı. “Bunları kendin için değil, ihtiyaç duyduğun biriyle karşılaşırsan kullan,” diye öğütledi. Arel başını salladı. Yelesinin ucuna vuran sabah rüzgârı, sanki ona yol gösteriyordu.

İlk olarak taşlık bir geçide ulaştı. Burada kanadı incinmiş bir turna, yuvasına dönemiyordu. Arel nane yapraklarını ezip turnanın kanadına dikkatle sürdü. Turna biraz dinlenince uçabilecek kadar güçlendi ve Arel’e tepelerin üzerinden giden güvenli yolu gösterdi. Genç aslan böylece uzun bir dolambaçtan kurtuldu.

Öğleye doğru Arel, dikenli çalıların arasında ağlayan iki tavşan gördü. Tavşanların yuvasının önü devrilmiş dallarla kapanmıştı. Arel güçlü pençeleriyle dalları çekti, fakat son dal çok ağırdı. Yumuşak ipi bir dala bağladı; tavşanlar da birlikte çekince dal yuvarlanıp kenara gitti. Tavşanlar sevinçle zıpladı ve karşılığında ona, Ay Kuyusu’na giden yolun sessiz taşlarla işaretlendiğini söyledi.

Akşam yaklaşırken gökyüzü turuncuya döndü. Arel, sessiz taşların bulunduğu dar bir yamaca vardı. Taşların her biri ay ışığı bekliyormuş gibi kapkaranlıktı. Tam o sırada küçük bir ateş böceği sürüsü belirdi. Sürüden biri, “Taşlar tek başına parlayamaz,” dedi. “Onları uyandırmak için ay ışığını yansıtan tohumları doğru yerlere bırakmalısın. Fakat bunu yalnızca herkes yardım ederse başarabilirsin.”

Arel, Bambu’nun verdiği parlayan tohumları taşların çevresine serpti. Ancak tohumların bir kısmı dik yamacın aşağısına yuvarlandı. Turna yukarıdan uçup tohumların yerini işaretledi. Tavşanlar ipi aşağı sarkıtarak tohumları geri çekti. Ateş böcekleri de karanlık noktaların üzerinde dönerek Arel’e yön verdi. En sonunda Arel, pençesiyle toprağı eşeleyip son tohumu taşların tam ortasına yerleştirdi.

Ay yükseldiğinde vadinin bütün taşları birer birer ışıldamaya başladı. Önce soluk bir parıltı yayıldı, sonra ışık ince bir çizgi hâlinde yamaçtan aşağı süzüldü. Çizginin geçtiği yerde toprak nemlendi. Birkaç dakika sonra eski su yolu, gümüş renkli bir dereye dönüştü. Su, kıvrılarak Ay Kuyusu’ndan vadideki gölete kadar aktı.

Arel ve arkadaşları gece boyunca dereyi izledi. Sabah olduğunda gölet yeniden dolmuş, sazlıklar doğrulmuş, kurbağalar şarkı söylemeye başlamıştı. Bambu, Arel’in yanına gelip onun yelesini okşadı. “Sen ışığı biriktirmedin,” dedi. “Sen, herkesin içindeki ışığı aynı yerde buluşturdun.”

O günden sonra Arel, vadinin en güçlü sesi olmakla değil, en iyi dinleyenlerinden biri olmakla gurur duydu. Ay her yükseldiğinde hayvanlar taşların çevresinde toplanıp birbirlerine yardım ettikleri küçük iyilikleri anlatırdı. Taşlar da her öyküde biraz daha parlardı. Çünkü vadide herkes öğrenmişti: Paylaşılan cesaret, karanlık bir yolu bile suya ve umuda çevirebilirdi.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu