Gölgenin Ölçemediği Şey

Akşehir’in çiçek kokulu mahallelerinden birinde, herkesin birbirine selam verdiği küçük bir köy vardı. Köyün ortasında, gölgesini öğleye kadar uzatan yaşlı bir dut ağacı bulunurdu. Çocuklar bu ağacın altında oyun oynar, büyükler de serinlikte sohbet ederdi. Ancak o yıl yaz öyle sıcak geçmişti ki köyün çeşmesinden akan su azalmış, herkes kovasını doldururken daha dikkatli davranmaya başlamıştı.
Bir sabah köyün fırıncısı Hasan Usta, çeşmenin başında bağırarak konuşuyordu. Yanında bostancı Rıza Ağa, elinde büyük bir testiyle duruyordu.
“Benim kovam daha küçük,” dedi Hasan Usta. “Bu yüzden daha az su alıyorum. Rıza Ağa’nın testisi ise kocaman. Her gün benim iki katım su götürüyor.”
Rıza Ağa kaşlarını çattı. “Bostanımdaki sebzeler susuz kalırsa bütün köy domatessiz, salatalıksız kalır. Hem benim testim büyük olsa da onu yalnızca bir kez dolduruyorum.”
Çeşmenin çevresinde toplananlar iki tarafa ayrıldı. Kimi fırıncıyı, kimi bostancıyı haklı buldu. Tam o sırada Nasreddin Hoca, eşeğinin üzerinde göründü. Eşeğin semerinde bir sepet, sepetin içinde de üç tahta kaşık vardı. Hoca, kalabalığa bakıp gülümsedi.
“Anlaşılan bugün çeşmenin suyu kadar söz de akıyor,” dedi. “Fakat ikisinin de nereye gittiğini anlamak için biraz durulmaları gerek.”
Hoca, çeşmenin yanındaki boş alana üç taş koydu. Sonra sepetinden tahta kaşıkları çıkarıp taşların üzerine bıraktı.
“Bunlar ne işe yarayacak?” diye sordu küçük Mina.
“Bunlar köyün yeni ölçüm araçları,” dedi Hoca. “Ama yalnızca ellerde değil, akıllarda kullanılacak.”
Önce Hasan Usta’dan kovasını doldurmasını istedi. Kovadaki suyun bir kısmını fırının önüne, ekmek hamurunu hazırlamak için ayırdı. Kalanını da çeşmenin yanındaki küçük kaba döktü. Rıza Ağa da testisini doldurdu. Hoca, onun önce bostandaki kuruyan fideleri sulamasını, sonra kalan suyu aynı kaba boşaltmasını söyledi.
İki kapta da su birikince Hoca, kaşıklardan birini Hasan Usta’ya, diğerini Rıza Ağa’ya verdi.
“Şimdi her biriniz kendi kabınızdan bir kaşık su alın ve dut ağacının dibine dökün,” dedi.
Hasan Usta şaşırdı. “Ama bu, benim zaten az olan suumu daha da azaltır.”
“Doğru,” dedi Hoca. “Rıza Ağa için de aynı şey geçerli. Şimdi birer kaşık daha.”
İki adam söylenerek birer kaşık su daha döktü. Hoca bu kez çocuklara döndü.
“Sizce kimin kabında daha çok su kaldı?”
Çocuklar kaplara baktı. Büyük testiden bostana su ayrıldığı için Rıza Ağa’nın kabında beklenenden az su kalmıştı. Hasan Usta’nın kovası küçük olduğu için onun kabında da az su vardı. İki kap neredeyse aynı görünüyordu.
Mina elini kaldırdı. “Hoca’m, kapların büyüklüğünden çok, suyun nerede işe yaradığı önemli galiba. Birinin suyu hamura, diğerinin suyu fidelere gitti.”
Hoca’nın gözleri parladı. “İşte gölgenin ölçemediği şey budur. Bir kap yalnızca ne kadar su tuttuğunu gösterir; suyun kaç kişiye iyilik ettiğini gösteremez.”
Sonra dut ağacının altındaki üçüncü taşı işaret etti. “Bu taş da ortak pay için. Her gün herkes, gücü yettiğince bir kaşık suyu buradaki fidanlara ayıracak. Fırıncı ekmek pişirirken artan ılık suyu çiçeklere verecek. Bostancı da sebzelerinden bir sepeti yaşlılara ve çocuklara bırakacak.”
Hasan Usta ile Rıza Ağa birbirlerine baktılar. İkisi de kendi hesabını savunurken köyün tamamını unutmuştu. Ertesi gün Hasan Usta, fırının önüne küçük bir su kabı koydu. Rıza Ağa ise bostanın kenarına, herkesin sebze toplayabileceği bir bölüm ayırdı.
Günler geçtikçe çeşmenin suyu çoğalmadı, fakat köydeki tartışmalar azaldı. Çünkü insanlar kovalarının ve testilerinin büyüklüğünü değil, ellerindekini nasıl kullandıklarını düşünmeye başladı. Dut ağacının altındaki fidanlar da yeşerdi.
Bir akşam Mina, Hoca’ya “Peki sizin ölçünüz nedir?” diye sordu.
Hoca, cebinden tek bir tahta kaşık çıkarıp gülerek cevap verdi: “Paylaşınca küçülmeyen şeyleri ölçmek için kaşık yetmez. Bunun için biraz akıl, biraz da gönül gerekir.”




