Yıldız Tozunu Saymayı Öğrenen Keman

Çınaraltı kasabasında her yıl yazın ilk gecesi, meydandaki eski keman kendi kendine çalardı. Kemanın sesi öyle güzel olurdu ki fırıncı ekmek yoğururken ritim tutar, kediler kuyruğunu sallayarak çeşmenin çevresinde döner, çocuklar da yıldızları daha parlak görürdü. Fakat o yıl keman sustu.
Kasabanın on yaşındaki Narin’i, kemanın neden çalmadığını herkesten çok merak etti. Keman, dedesi Veysel Usta’nın dükkânında, kadife kaplı bir kutunun içinde duruyordu. Üzerinde tek bir çizik bile yoktu. Telleri sağlam, gövdesi pırıl pırıldı. Yine de yay tellere dokunduğunda yalnızca incecik bir iç çekiş duyuluyordu.
“Belki de keman, bir notayı kaybetmiştir,” dedi Narin.
Veysel Usta gülümsedi. “Notalar ceplerde taşınmaz, Narin. Bazen bir sesin yeniden doğması için onu gerçekten dinleyecek birini bulmak gerekir.”
Narin bu sözleri düşünerek o gece meydanda oturdu. Kimse konuşmuyordu. Kimi kemanı suçluyor, kimi de eski günlerin artık geride kaldığını söylüyordu. Narin ise gözlerini kapatıp çevredeki sesleri dinledi: kuyudan düşen su damlasını, uzaktaki değirmenin tahta kanadını, çimenlerin arasındaki cırcır böceklerini… Sonra kemanın kutusunun içinde hafif bir tıkırtı işitti.
Kutuyu açınca, astarın kıvrımında küçücük bakır bir düğme buldu. Düğmenin üzerinde yedi nokta ve yarım ay biçiminde bir işaret vardı. Veysel Usta bunu görünce şaşırdı.
“Bu, eski Gezgin Çalgıcılar Birliği’nin işareti,” dedi. “Söylentiye göre kemanın ilk sahibi, yıldız tozlarını saymayı öğrenen bir çalgıcıymış. Her yıldız tozu, bir insanın içtenlikle paylaştığı güzel bir sesi temsil edermiş.”
Narin, kemanın yeniden çalması için yedi yıldız tozu gerektiğine inandı. Fakat yıldız tozu gökten toplanacak bir şey değildi. Onu bulmak için kasabanın insanlarınca unutulmuş sesleri keşfetmesi gerekiyordu.
İlk olarak değirmenci Saffet Amca’ya gitti. Değirmenin gürültüsünden kimsenin duymadığı, onun her sabah mırıldandığı kısa ezgiyi öğrendi. İkinci yıldız tozunu, yağmur başlamadan önce teneke kovaları farklı yerlere dizen Zeliha Teyze’nin oluşturduğu tıkırtıdan buldu. Üçüncüsü, kitapçı Orhan Bey’in sayfa çevirirken çıkardığı yumuşak hışırtıydı.
Narin her sesi dinledi, sahibinden izin aldı ve küçük bir deftere not etti. Ancak bulduğu sesler, beklediği gibi parlayan tozlara dönüşmüyordu. Yalnızca bakır düğmenin üzerindeki noktalar sırayla ışıldıyordu.
Dördüncü sesi, sürekli acele eden postacı Rıfkı’nın durup güvercinlerin kanat çırpışını dinlemesiyle buldu. Beşinci ses, iki kardeşin aynı oyuncak için tartışmak yerine oyuncağı sırayla kullanırken çıkardıkları neşeli gülüştü. Altıncı ses ise kasabanın yaşlı terzisi Mercan Hanım’ın iğnesini kumaşa batırırken mırıldandığı çocukluk şarkısıydı.
Geriye yalnızca bir ses kalmıştı. Narin günlerce aradı. Sonunda kendi sesini hiç dinlemediğini fark etti. Kemanın karşısına oturup derin bir nefes aldı ve çocukluğundan beri sakladığı, kimseye söylemeye çekindiği küçük melodiyi çaldı. Melodi kusursuz değildi; bazı notaları titredi, bazıları acele etti. Ama Narin onu saklamadı.
O anda bakır düğmenin yedinci noktası da parladı. Kemanın gövdesinden altın renkli bir ışık yükseldi. Işık, meydandaki bütün seslere dokundu: değirmenin mırıltısına, kovaların tıkırtısına, sayfaların hışırtısına, çocukların kahkahasına ve Narin’in titrek melodisine… Hepsi birbirine karışmadan, büyük ve uyumlu bir ezgiye dönüştü.
Ertesi akşam keman yeniden çaldı. Bu kez onu tek başına bir usta değil, bütün kasaba dinliyordu. Herkes kendi sesinin ezgide bir yeri olduğunu anladı. Narin de bakır düğmeyi kemanın kutusuna koydu ve defterine şu cümleyi yazdı: “Gerçek müzik, en güzel sesin değil, birbirini dinleyen seslerin buluşmasıdır.”




