Köpek Masalları

Yokuşun Başındaki Islık Kutusu

Güneşli bir sabah, kıvrıla kıvrıla tepeye çıkan taş yokuşun başında yaşayan Çakıl, her zamanki gibi erkenden uyandı. Çakıl’ın kulakları biri diğerinden biraz daha yukarıda durur, kuyruğu sevinince küçük bir bayrak gibi sallanırdı. Mahallede herkes onu tanırdı; çünkü Çakıl, düşen eldivenleri bulur, kapısı çalan komşuları haber verir, bahçeye kaçan topları da sabırla sahiplerine geri götürürdü.

O sabah yürüyüşe çıkarken çalılıkların arasında tuhaf bir parıltı gördü. Toprağı patisiyle eşeleyince yuvarlak, gümüş renkli bir kutu ortaya çıktı. Kutunun üzerinde ne kilit ne de kapak vardı. Yalnızca minicik bir delik ve yanında şu sözler yazılıydı: “Duyulmayanı duyan, içimde saklı olanı bulur.”

Çakıl burnunu deliğe yaklaştırdı. İçeriden ince bir ıslık geldi. Ardından mahalledeki bütün sesler bir anlığına sustu. Horozun ötüşü, çeşmenin şırıltısı, uzaktaki bisiklet zilinin çınlaması… Hepsi sessizliğin içine saklandı. Çakıl şaşkınlıkla etrafına baktı. Sesler kaybolmamıştı; yalnızca kutunun içine çekilmişti.

İlk olarak fırıncı Rauf Amca’nın yanına koştu. Rauf Amca, ekmek tepsisinin başında ağzını açıp kapatıyor ama tek bir kelime bile çıkaramıyordu. Sonra okulun bahçesine gitti. Çocuklar kahkahalarla oynuyor, fakat kahkahaları duyulmuyordu. Çakıl, kutunun mahalledeki sesleri topladığını anlamıştı. Peki onları nasıl geri getirecekti?

Kutuyu dikkatle ağzına alıp meydandaki yaşlı çınarın altına taşıdı. Orada yaşayan meraklı kız çocuğu Nehir, Çakıl’ın telaşlı bakışlarını hemen fark etti. Kutudaki yazıyı okuyunca bir süre düşündü. “Belki de sesleri geri vermek için doğru sesi bulmamız gerekiyor,” dedi.

Önce fırının önünde duran bakır tasın kenarına hafifçe vurdu. Tın! Kutunun içinden küçük bir yankı geldi, ama ekmek kokusuyla birlikte kayboldu. Nehir bu kez çeşmenin başına gitti ve suyun ritmini dinledi. Çakıl da kulaklarını dikti. Şıp, şıp, şıp… Kutunun kapağı gibi görünen gümüş yüzey titredi, fakat açılmadı.

Günün ilerleyen saatlerinde mahallede herkes bir ses aramaya başladı. Bir çocuk tahta kaşıkları birbirine vurdu, bir nine örgü şişleriyle yumuşak bir ritim tuttu, bahçıvan elindeki tırmığı toprağa nazikçe değdirdi. Çakıl ise bütün bu sesleri dikkatle dinledi. Hiçbirinin kutunun aradığı ses olmadığını hissediyordu.

Akşamüstü, meydanın en sessiz köşesine gittiler. Çakıl burada, yaşlı bir ağacın dibinde ürkekçe duran küçük bir serçe gördü. Serçenin kanadına ince bir ip dolanmıştı. Çakıl hemen yaklaşmadı; onu korkutmamak için yere oturdu ve kuyruğunu yavaşça salladı. Nehir de sessizce bekledi. Bir süre sonra serçe Çakıl’a yaklaştı. Nehir ipi çözdü. Serçe kanadını oynatıp gökyüzüne yükseldi.

Tam o anda serçenin çıkardığı minicik cıvıltı duyuldu. Çok parlak ya da çok güçlü değildi; ama içinde teşekkür, güven ve özgürlük vardı. Gümüş kutu birden ışıldadı. Çakıl burnuyla ona hafifçe dokundu. Kutunun içinden önce serçenin cıvıltısı, sonra çeşmenin şırıltısı, çocukların kahkahası, fırıncının neşeli sesi ve mahalledeki bütün güzel sesler birer birer yükseldi.

Sesler gökyüzünde renkli kurdeleler gibi dolaşıp ait oldukları yerlere geri döndü. Rauf Amca “Ekmekler hazır!” diye bağırdı. Çocuklar alkışladı. Çeşme yeniden şırıldadı. Çakıl’ın havlaması bile her zamankinden daha sevimli duyuldu.

Mahalle halkı kutuyu yokuşun başındaki yerine bıraktı. O günden sonra herkes, duyduğu sesleri aceleyle geçip gitmek yerine biraz daha dikkatle dinlemeye başladı. Çakıl ise ne zaman bir sessizlik fark etse kulaklarını dikiyor, önce çevresine bakıyor, sonra usulca kuyruğunu sallıyordu. Çünkü o, bazı seslerin yalnızca kulaklarla değil, iyilikle de duyulduğunu öğrenmişti.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu