Yıldız Taşlarının Dans Ettiği Vadi

Geniş eğreltiotlarının gökyüzüne değdiği Yemyeşil Vadi’de birbirinden farklı dinozorlar neşe içinde yaşardı. Uzun boyunlu Diplodoklar ağaçların en yüksek yapraklarını toplar, küçük Compsognathuslar taşların arasında saklambaç oynar, zırhlı Ankylosauruslar ise dere kenarında yuvarlak taşlarla oyun kurardı. Vadinin en meraklı sakini, başının üzerindeki renkli ibik sayesinde uzaktan bile tanınan genç Parasaurolophus Alaca’ydı.
Alaca, her akşam güneş batarken vadinin kuzeyindeki Yıldız Çanağı’na gitmeyi severdi. Bu çanak biçimli kayalıkta, gökyüzünden düşen küçük yıldız taşları geceleri yumuşak bir ışıkla parlar, dinozorlar da bu ışıkta şarkılar söylerdi. Ancak bir sabah herkes şaşkınlıkla uyandı. Yıldız Çanağı karanlıktı. Parlayan taşların hiçbiri görünmüyordu.
Yaşlı Stegosaurus Marnak, kuyruğundaki dikenleri ağır ağır sallayarak, “Bu taşlar vadinin neşesini besler,” dedi. “Onlar olmadan gece yürüyüşleri zorlaşır, yavrular da gökyüzündeki desenleri göremez.” Alaca hemen araştırmaya koyuldu. Çanağın çevresinde yalnızca üç ince iz buldu: biri çamura, biri kuru otlara, biri de dereye doğru gidiyordu.
Alaca, en yakın arkadaşı küçük Ankylosaurus Tumbi’yi çağırdı. Tumbi’nin yuvarlak zırhı ve güçlü kuyruğu vardı ama en sevdiği şey dikkatle dinlemekti. Birlikte çamur izlerini takip ettiler. İzler, derenin yanındaki yumuşak kıyıda sona eriyordu. Suyun içinde ise pırıl pırıl bir taşın minicik parıltısı göründü. Tumbi kuyruğuyla suyu karıştırmadan eğildi ve taşı çıkardı.
O sırada çalıların arasından üç küçük Compsognathus belirdi. İçlerinden biri, “Biz taşları çalmadık,” dedi. “Gece derenin kıyısında yuvarlanırken onları bulduk. Fakat taşlar birdenbire suya kapıldı.” Alaca, arkadaşlarının suçlanınca üzüldüğünü fark etti. “Önemli olan kimin yaptığı değil, şimdi onları nasıl bulacağımız,” diyerek gülümsedi. Böylece üç küçük dinozor da aramaya katıldı.
İzler onları vadinin dar bir geçidine götürdü. Geçidin girişinde büyük bir kaya yuvarlanmış, yolu kapatmıştı. Kayaların arkasından hafif bir parıltı sızıyordu. Tumbi kayayı itmeye çalıştı, fakat kaya yerinden kıpırdamadı. Alaca yüksek sesle ibik şarkısını söyledi. Şarkının yankısı vadide dolaşırken uzaklardan başka sesler duyuldu. Diplodoklar uzun boyunlarıyla dalları kaldırdı, Stegosauruslar toprağı eşeledi, küçük dinozorlar da taşları birer birer taşıdı.
Herkes birlikte çalışınca kaya kenara çekildi. Arkasında, yağmurla dolmuş küçük bir oyuk vardı. Yıldız taşları suyun içinde, birbirine tutunmuş hâlde duruyordu. Fakat onları doğrudan çıkarmak mümkün değildi; suyun yüzeyinde ince bir çamur tabakası oluşmuştu. Alaca hemen acele etmek istedi, ama Tumbi onu durdurdu. “Bazen doğru yol, önce sessizce düşünmektir,” dedi.
Dinozorlar bir süre çevreyi inceledi. Sonra uzun boyunlu Diplodoklar yapraklardan geniş bir kepçe hazırladı. Compsognathuslar küçük dallarla çamuru kenara itti. Tumbi, kuyruğuyla oluğun çevresine alçak bir set yaptı. Alaca da ibik şarkısını yavaşça söyleyerek herkese aynı ritimde çalışmayı hatırlattı. Su azaldıkça taşlar ortaya çıktı. Her biri, sanki onları bekliyormuş gibi yeniden parlamaya başladı.
Yıldız taşlarını Çanağa taşıdıklarında gece çoktan çökmüştü. Alaca taşı yerine koyunca gökyüzünde ince bir ışık yayıldı. Ardından diğer taşlar da parladı; yıldızların şekilleri kayalığın üzerinde dans etmeye başladı. Vadideki dinozorlar sevinçle alkışladı. Marnak, Alaca ve Tumbi’ye bakıp “Işık tek bir taşta değil, birlikte gösterdiğiniz özenin içinde saklıymış,” dedi.
O geceden sonra Yıldız Çanağı’nın yanında yeni bir gelenek başladı. Her dinozor, vadide bulduğu güzel bir şeyi arkadaşlarıyla paylaşır, sonra hep birlikte ona nasıl iyi bakacaklarını düşünürdü. Alaca ise şarkı söylemeden önce mutlaka Tumbi’yi dinlerdi. Çünkü o gün herkes, en parlak yıldızın gökyüzünde değil, yardımlaşan kalplerin arasında doğduğunu öğrenmişti.