Deyim Hikayeleri

Etekleri Zil Çalan Gün

Çıngıraklıdere’de her sabah, tepelerin arasından incecik bir şıngırtı yükselirdi. Bu ses, köy meydanındaki büyük bakır çandan gelirdi. Çan yalnızca özel günlerde çalardı; baharın ilk çiçeği açtığında, nehir buzlarını çözdüğünde ya da köyde herkesin yüzünü güldüren bir haber olduğunda…

Köyün en meraklı çocuğu Pıtırcık, bir gün annesinin sevinçle, “Bugün eteklerim zil çalıyor!” dediğini duydu. Pıtırcık hemen annesinin eteğine baktı. Etekte ne zil vardı ne de çan. Küçük cepleri, dikişleri, hatta eteğin kıvrımlarını bile inceledi. Sonunda kaşlarını çattı.

“Etekler nasıl zil çalar?” diye düşündü. “Belki de bu, yalnızca büyüklerin bildiği gizli bir şeydir.”

O gün Pıtırcık, deyimin sırrını çözmeye karar verdi. Önce köyün saat ustası Uğultu Dede’ye gitti. Dede, tahta dükkânında birbirinden farklı saatleri onarıyordu. Pıtırcık sorusunu anlatınca yaşlı usta kahkahasını tutamadı.

“Bu söz, insanın çok sevindiğini anlatır,” dedi. “Gerçekten eteklerinde zil bulunması gerekmez. Bazen kalbimiz öyle neşeyle dolar ki sanki içimizde minicik çanlar çalar.”

Pıtırcık başını salladı ama yine de tam anlayamadı. “İçimizde çan varsa, onu nasıl duyabiliriz?” diye sordu.

Uğultu Dede, “Bunu öğrenmenin en iyi yolu, sevinecek bir şey bulmaktır,” dedi. “Ama yalnızca kendin için değil, başkaları için de.”

Pıtırcık köyde dolaşmaya başladı. Fırıncı Maviş’in ekmek tezgâhını düzenlemesine yardım etti. Çömlekçi Nohut’un kuruması için dizdiği kapları güneş alan yere taşıdı. Bahçıvan Gülce’ye, rüzgârda uçuşan tohum zarflarını toplarken el uzattı. Herkes ona teşekkür etti, fakat Pıtırcık’ın içinde henüz zil sesi yoktu. Yalnızca yorgun bir gıdıklanma hissediyordu.

Akşamüstü köy meydanına dönerken meydanın ortasındaki büyük bakır çanı fark etti. Çanın ipi kopmuş, tokmağı da çalılıklara yuvarlanmıştı. Ertesi gün, köyün çocuk şenliği yapılacaktı. Şenlikte çan çalmazsa tören başlayamayacaktı.

Pıtırcık hemen işe koyuldu. Çalılıkların arasına girdi, dalları araladı, fakat tokmağı bulamadı. Bir süre sonra Kıvılcım adındaki serçe, köyün arka tarafındaki değirmenin yanında parlak bir şey gördüğünü söyledi. Pıtırcık, serçenin gösterdiği yere koştu. Tokmak oradaydı, ancak ağırdı. Tek başına taşıyamadı.

Bu kez köyde yardım ettiği herkesi çağırdı. Maviş fırıncı ip getirdi. Nohut çömlekçi tokmağı sabitlemek için tahta bir parça hazırladı. Gülce bahçıvan, çocukları sıraya dizip ipi birlikte çekmelerini sağladı. Uğultu Dede de çanın eski bağını sağlam bir düğümle bağladı.

Herkes el ele verince çan yeniden yerine asıldı. Fakat çan, ilk denemede ses çıkarmadı. Pıtırcık’ın yüzü düştü. Tam üzülecekken Kıvılcım, çanın içindeki küçük yaprağı gösterdi. Rüzgârla içeri giren yaprak tokmağa dolanmıştı. Pıtırcık yaprağı dikkatle çıkardı.

Sonra köyün bütün çocukları ipin çevresinde toplandı. Birlikte çektiler. Büyük bakır çan, tepeleri titreten berrak bir sesle çaldı: Şıngır! Şıngır! Şıngır!

O anda Pıtırcık’ın yüzü aydınlandı. Kalbi öylesine hafifledi, ayakları yerinde duramaz oldu. Sanki görünmez eteklerinin ucuna yüzlerce küçük zil takılmıştı. Gerçekten de etekleri zil çalıyordu; ama bu ses kumaştan değil, içindeki sevinçten yükseliyordu.

Uğultu Dede gülümseyerek, “Şimdi deyimin anlamını öğrendin,” dedi.

Pıtırcık başını salladı. “Evet. İnsan, başkalarının mutluluğuna katkı verdiğinde kendi içinde de bir şenlik başlıyor.”

Ertesi gün şenlik başladı. Çan her çaldığında çocuklar dans etti, büyükler gülümsedi. Pıtırcık ise o günden sonra neşesini saklamadı. Çünkü bazı sevinçler paylaşıldıkça büyür, bazı sözler de ancak yaşanınca gerçek anlamını bulurdu. Çıngıraklıdere’de herkes bunu öğrendi: Birlikte yapılan güzel işlerin sonunda, en sessiz kalplerin bile etekleri zil çalar.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu