İğneyle Açılan Gökkuşağı Kapısı

Gökkuşağı Ovası’nda, renkleri solmaya başlayan küçük bir köy vardı. Eskiden evlerin duvarları papatya sarısı, pencereleri gökyüzü mavisi, kapıları elma kırmızısı olurdu. Fakat bir sabah köylüler uyandıklarında bütün renklerin, sanki görünmez bir süpürgeyle silinmiş gibi, ortadan kaybolduğunu gördüler. Çiçekler beyaz, gölet gri, hatta horozun ibiği bile renksizdi.
Köyün en meraklı çocuğu Mina, meydandaki yaşlı saat kulesinin arkasında incecik bir kapı fark etti. Kapının üzerinde yedi renkli bir kilit vardı. Yanında da şu sözler yazıyordu: “Sabırla çalışan, gökkuşağının kalbine ulaşır.”
Mina, kapıyı açmak için önce büyük anahtarları denedi. Bakır anahtar dönmedi, tahta anahtar kırıldı, parlak taşlardan yapılan anahtar ise kilide sığmadı. Tam umudunu yitirecekken kapının altındaki küçücük delikten bir iplik geçtiğini gördü. İpliğin ucunda, ay ışığı gibi parlayan ince bir iğne vardı.
“Demek çözüm bu kadar küçük,” diye fısıldadı Mina.
İğneyi kilidin içine soktu. Birinci gün yalnızca minicik bir tık sesi duyuldu. İkinci gün iğne elinden kaydı. Üçüncü gün yağmur yağdı ve Mina’nın hazırladığı iplik makaraları çamura bulandı. Köydeki bazı kişiler onunla alay etmeye başladı.
“Koskoca kapıyı bir iğneyle açacağını mı sanıyorsun?” dedi Fırıncı Rüstem. “Başka bir iş bulsan daha iyi olmaz mı?”
Mina üzülse de vazgeçmedi. Her akşam saat kulesinin arkasına gidip kilidi dikkatle dinledi. İğneyi biraz sağa, biraz sola çeviriyor, sonra duyduğu sesi küçük defterine çiziyordu. Bir gün sarı kilit, ertesi gün mavi kilit, sonraki gün kırmızı kilit için ayrı ayrı çalıştı. Kilidin içindeki mekanizma öylesine inceydi ki bazen bütün gün uğraşıp yalnızca bir tüy kadar ilerleyebiliyordu.
Onu gören marangoz Saffet Usta, Mina’ya küçük bir masa yaptı. Dokumacı Lora, iplikleri renklerine göre ayırdı. Başta Mina’yı küçümseyen Fırıncı Rüstem bile her akşam ona sıcak çörek getirmeye başladı. Çünkü Mina’nın sabrını gördükçe herkes, büyük işlerin bazen küçük adımlarla tamamlandığını anlamaya başlamıştı.
Aradan kırk gün geçti. Mina’nın parmakları yoruldu, defterinin sayfaları doldu. Bir sabah, iğne yedinci kilidin içinde dönerken kapının ardında kuş cıvıltısına benzeyen bir ses duyuldu. Mina nefesini tuttu ve iğneyi son kez çevirdi.
Çıt!
Kapı açıldı. İçeriden rengârenk ışıklar fışkırdı. Sarı ışık buğday tarlalarına, mavi ışık gölete, kırmızı ışık elmalara, yeşil ışık ağaçların yapraklarına yayıldı. Köy bir anda eski neşesine kavuştu. Renksiz kalan çiçekler yeniden açtı; horozun ibiği bile gururla parladı.
Kapının ardında, gümüş kanatlı bir gökkuşağı kuşu duruyordu. Kuş, Mina’ya küçük bir tüy uzattı.
“Bu kapı, sabrın sesini duyunca açılır,” dedi. “Sen yalnızca köyün renklerini değil, insanların inancını da geri getirdin.”
O günden sonra köy meydanına renkli bir tabela asıldı: “İğneyle kuyu kazmak, çok zor bir işi sabır ve azimle başarmaya çalışmak demektir.” Köylüler bu deyimi her duyduklarında Mina’nın kırk günlük emeğini hatırladılar.
Mina ise gümüş tüyü odasına asmadı. Onu köy kütüphanesinin kapısına bağladı. Çünkü oraya gelen her çocuğun, küçük bir çabanın büyük bir güzelliğe dönüşebileceğini görmesini istiyordu. Gökkuşağı Ovası’nda renkler bir daha hiç kaybolmadı; sabırla yapılan her iş, gökyüzünde yeni bir ışık yakmaya devam etti.