Tilki Masalları

Çiy Saatinin Bekçisi

Gümüşdere Ormanı’nda sabahlar, güneşten önce çiy damlalarının sesiyle başlardı. Her yaprağın ucunda bir damla titrer, damlalar sırayla taş bir çanağa düşerdi. Bu ses, ormandaki herkese yeni günün başladığını haber verirdi. Çiy Saati adı verilen bu düzenek, yıllardır aksatmadan çalışıyordu. Onu koruyan kişi ise kızıl tüylü, meraklı ve dikkatli bir tilki olan Mercan’dı.

Mercan, saatin başında nöbet tutmayı çok severdi. Damlaların pırıltısını izler, hangi yaprağın ne zaman eğildiğini bilirdi. Bir sabah çanağın yanına gittiğinde orman tuhaf bir sessizliğe bürünmüştü. Yapraklar nemliydi ama hiçbir damla düşmüyordu. Güneş yükselmiş, kuşlar uyanmış, hatta sincaplar kahvaltılarını bitirmişti. Yine de Çiy Saati tek bir ses çıkarmıyordu.

Mercan önce taş çanağın altındaki yosunları temizledi. Sonra ince dalları kaldırıp yaprakları tek tek inceledi. Saatin ortasında, eskiden ışıl ışıl duran küçük bir sedef çark vardı; fakat çark yerinde yoktu. Onun yerine, yuvarlak bir iz kalmıştı. Mercan, “Bu çark bulunmadan çiy damlaları yolunu bulamaz,” diye düşündü.

İlk olarak dere kıyısındaki kurbağalara danıştı. Kurbağalar, gece boyunca suyun üzerinde parlayan bir şey gördüklerini söylediler. Ardından yaşlı kaplumbağa Suna, sazlıkta rüzgârın ters yönden estiğini anlattı. Mercan bütün ipuçlarını küçük bir yaprak defterine yazdı. Kimseyi suçlamadan, acele etmeden araştırmaya devam etti. Çünkü bir şeyi bulmanın en iyi yolunun, onu dikkatle dinlemekten geçtiğine inanıyordu.

Sazlığa vardığında çamurun üzerinde minicik izler gördü. İzler tilki patilerine değil, yuvarlak taşlara benziyordu. Patikayı izleyince, kurumuş bir söğüt dalının altında parlayan sedef çarkı buldu. Çarkın yanında da utangaç bir su faresi duruyordu. Adının Narin olduğunu söyleyen fare, çarkı kendisinin aldığını itiraf etti. Onu çalmak istememişti; çarkın ay ışığında parladığını görünce, yuvasını aydınlatmak için ödünç almıştı.

Mercan, Narin’e kızmadı. Ancak çarkın bütün ormanın sabahını başlattığını anlattı. Narin başını eğerek, “Benim yuvam karanlık. Onu geri verirsem geceleri yine hiçbir şey göremeyeceğim,” dedi. Mercan bir süre düşündü. Çarkı hemen almak kolaydı ama Narin’in sorununu çözmeden gitmek doğru gelmiyordu.

İkisi birlikte ormanı dolaştı. Mercan, güneş ışığını en uzun süre tutan sarı yaprakları topladı. Narin, yuvasının duvarlarına küçük parlak taşlar yerleştirdi. Suna kaplumbağa, dere kenarındaki yosunlardan yumuşak bir perde ördü. Kurbağalar da geceleri ay ışığını suya yansıtmak için düz taşları çevirdi. Böylece Narin’in yuvası, sedef çarka ihtiyaç duymadan aydınlanabilecek bir hâle geldi.

Narin çarkı Mercan’a uzattığında, onu birlikte Çiy Saati’ne götürdüler. Fakat çark, yuvasından çıkarılırken biraz çizilmişti ve yerine oturmuyordu. Mercan, bunun için ormandaki herkesi çağırdı. Örümcekler ipeklerinden ince bir kayış yaptı, arılar balmumundan küçük bir yuva hazırladı, kunduzlar da çanağın sallanan ayağını sağlamlaştırdı. Herkes elinden geleni verince çark yeniden yerine oturdu.

İlk damla hemen düşmedi. Mercan sessizce bekledi. Bazıları sabırsızlanıp uzaklaşmak istedi, fakat Narin, “Belki saat de bizim gibi yeniden alışmak için zamana ihtiyaç duyuyordur,” dedi. O anda sedef çark usulca döndü. Bir damla taşa düştü: şık! Sonra bir damla daha, bir tane daha… Gümüşdere Ormanı uzun zamandır duymadığı sabah ezgisine yeniden kavuştu.

O günden sonra Mercan yalnızca saatin bekçisi olmadı; ormanın ortak eşyalarına nasıl özen gösterileceğini anlatan küçük toplantılar düzenledi. Narin de her gece yuvasını aydınlatan sarı yaprakları tazeledi. Herkes şunu öğrendi: Bir şeyi paylaşmak, onu kaybetmek değil, doğru yeri bulmasına yardım etmekti. Çiy Saati ise her sabah, dostluğun sabırla kurduğu düzeni damla damla anlatmayı sürdürdü.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu