Tilki Masalları

Yelda’nın Rüzgâra Bıraktığı Kırmızı Yaprak

Duruçay Ormanı’nda sonbahar, her zamankinden daha erken gelmişti. Yapraklar sararıyor, dereler gümüş gibi parlıyor, akşamları gökyüzü erik rengine bürünüyordu. Ormanın kıyısında yaşayan Yelda adlı tilki, diğer tilkilerden biraz farklıydı. Kurnazlıkla övünmek yerine iyi dinlemeyi sever, yolu şaşıran böcekleri yuvalarına götürür, yaşlı ağaçların çatlayan köklerine su taşırdı.

Bir sabah Yelda, ormanda tuhaf bir şey fark etti. Sincap Mimo, çalının arkasından ona bir şey söylüyor ama ses çıkmıyordu. Tavşan Pati, göletin kıyısında zıplıyor fakat ayak sesleri duyulmuyordu. Uzakta kanat çırpan kuşların hareketi görünürken cıvıltıları gökyüzüne ulaşmıyordu.

Yelda önce bunun sis yüzünden olduğunu düşündü. Fakat sis dağıldığında da sessizlik yerinde kaldı. Çevredeki bütün sesler, sanki görünmez bir örtünün altında saklanmıştı. Hayvanlar birbirini göremediğinde korkuyor, yiyecek paylaşmak ya da tehlikeyi haber vermek için işaretlere başvuruyordu. Ancak işaretler de çoğu zaman yanlış anlaşılıyordu.

Yelda, ormanın en yaşlı sakini olan Porsuk Dede’ye gitti. Porsuk Dede, kökleri toprağın derinliklerine uzanan kocaman bir kestane ağacının altında yaşıyordu. Yelda derdini anlatınca yaşlı porsuk gözlerini kapatıp uzun süre düşündü.

“Bu, Sessiz Kuyunun uyanmasıdır,” dedi sonunda. “Yıllar önce kuyu, ormandaki bütün sesleri dinleyip onları toprağa saklardı. Fakat bir gün hayvanlar birbirini dinlemeyi bırakınca kuyu küsmüş. Şimdi sesleri geri vermiyor.”

“Peki onu nasıl barıştırabiliriz?” diye sordu Yelda.

“Kuyuya en değerli sesini götürmelisin,” dedi Porsuk Dede. “Ama dikkat et, en gürültülü sesi değil; kalbinden gelen sesi.”

Yelda hemen yola çıktı. Önce Mimo’nun yuvasına uğradı. Sincap, fındıklarını tek başına topluyor, kimseyle konuşamadığı için üzülüyordu. Yelda ona, “İstersen fındıklarını birlikte taşıyabiliriz,” dedi. Mimo’nun sesi duyulmasa da gülümsemesi her şeyi anlattı. Yelda, sırtına birkaç fındık aldı ve onunla yola devam etti.

Sonra Pati’ye rastladı. Tavşanın ön ayağına diken batmıştı. Yelda dikkatlice dikeni çıkardı, Pati de minik burnunu Yelda’nın yanağına değdirdi. Biraz ileride kuşlar, yavrularının yuvasını bulamıyordu. Yelda yerdeki taze tüy izlerini takip ederek onları doğru ağaca götürdü.

Gün ilerledikçe Yelda’nın yanına başka hayvanlar da katıldı. Kaplumbağa Tospik ağır adımlarıyla, kirpi Badem dikenlerini sallaya sallaya, geyik Lora ise sessizce onların peşinden yürüdü. Hiçbiri ses çıkaramıyordu ama birbirlerine yardım ettikçe orman biraz daha aydınlanıyordu.

Sonunda kayaların arasındaki Sessiz Kuyu’ya vardılar. Kuyu, ay ışığıyla dolu gibi görünen derin ve yuvarlak bir çukurdu. İçinden tek bir fısıltı bile yükselmiyordu. Yelda kuyunun kenarına oturdu ve gözlerini kapattı.

“Ben Yelda’yım,” dedi. “Bazen herkesin benden akıllı olmamı beklediğini sanıyorum. Oysa bugün anladım ki en güzel şey, birinin ne söylediğini beklemeden onun ihtiyacını fark etmek değil; önce onu dinlemeye çalışmakmış. Buradaki herkes yeniden birbirini duyabilsin istiyorum.”

Yelda sözlerini bitirince kırmızı bir yaprak kuyunun içine düştü. Yaprak suya değmeden önce kuyunun derinliklerinden incecik bir ses yükseldi. Önce Mimo’nun kahkahası duyuldu. Ardından Pati’nin sevinç çığlığı, kuşların cıvıltısı ve kaplumbağanın ağır ama neşeli gülüşü ormana yayıldı.

Sesler geri dönmüştü; fakat Sessiz Kuyu bu kez yalnızca sesleri değil, söylenen güzel sözleri de saklamıştı. Hayvanlar birbirlerine teşekkür etti, özür diledi ve uzun zamandır fark etmedikleri iyilikleri anlattı.

O akşam Duruçay Ormanı’nda büyük bir şölen kuruldu. Mimo fındık, Pati havuç, kuşlar renkli tüyler getirdi. Yelda ise rüzgârın önünden aldığı kırmızı yaprağı kuyunun yanındaki taşa bıraktı. O günden sonra ormanda biri konuşurken herkes susup dinlemeye başladı. Çünkü Yelda onlara, bazen dünyadaki en güçlü sesin yüksek çıkan değil, içten gelen ses olduğunu öğretmişti.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu