Grimm Masalları

Kül Rengi Değirmenin Üçüncü Kapısı

Uzak bir ülkede, sabahları sisle örtülen Gümüşçam Ormanı’nın kıyısında küçük bir köy vardı. Bu köyde Liva adında, meraklı olduğu kadar dikkatli bir kız yaşardı. Liva’nın annesi ekmek pişirir, babası dağlardan odun getirirdi. Köyün en eski yapısıysa kimsenin artık çalışmadığını sandığı kül rengi bir değirmendi.

Değirmenin çarkları yıllardır dönmüyordu. Yine de her dolunay gecesi içeriden ince bir un kokusu yayılır, kapısının önünde üç gümüş ayak izi belirirdi. Köylüler bu izleri görmezden gelir, çocuklara değirmene yaklaşmamalarını söylerdi. Fakat Liva, büyükannesinden değirmenin içinde üç kapı bulunduğunu ve üçüncü kapının yalnızca kalbi temiz olanlara açıldığını öğrenmişti.

Bir kış sabahı köyün ambarındaki son tahıl çuvalı da boş çıktı. Kar yolları kapatmış, değirmenin çarklarını besleyen dere buz tutmuştu. Köylüler ne yapacaklarını düşünürken Liva, büyükannesinin verdiği küçük feneri alıp ormana doğru yola çıktı. Yanında üç parça çörek, yün atkısı ve annesinin öğüdü vardı: “Bir kapı açılmıyorsa, önce ardında ne saklandığını değil, önünde neyi unuttuğunu düşün.”

Liva değirmene vardığında kapı kendiliğinden aralandı. İçeride üç ayrı geçit vardı. Birincisinin üzerinde altın harflerle Cesaret, ikincisinde Paylaşım, üçüncüsünde ise Doğru Söz yazıyordu. Liva, en parlak görünen ilk kapıya yöneldi. Tam tokmağı çevirecekken içeriden bir ses yükseldi:

“Cesaret, korkmamak değildir. Korkarken doğru adımı atmaktır.”

Kapı açıldığında Liva kendini karanlık bir salonda buldu. Tavandan sarkan gölgeler, duvarlarda kocaman kurtlar ve dev kuşlar biçimine giriyordu. Liva’nın dizleri titredi. Yine de fenerini kaldırıp şöyle dedi: “Siz yalnızca gölgesiniz. Ben korkuyorum ama geri dönmeyeceğim.” O anda gölgeler küçüldü, salon aydınlandı ve yerde parlak bir değirmen taşı belirdi.

İkinci kapının ardında sıcak bir oda vardı. Ortada gümüş bir masa, masanın üstünde ise tek bir elma duruyordu. Liva elmayı alınca birden yüzlerce elma ortaya çıktı. Tam sevinecekken masanın altından yaşlı bir kadın çıktı. Kadının elleri boş, yüzü yorgundu.

“Bunların hepsi senin olabilir,” dedi kadın. “Ama birini bile verirsen yarısı yok olacak.”

Liva elmayı kadına uzattı. Elma ikiye bölündü. Liva yarısını kendisi yedi, diğer yarısını kadına verdi. O anda odadaki bütün elmalar çoğaldı; masa, sepetlerle doldu. Yaşlı kadın da gülümseyerek bir orman bekçisine dönüştü. “Paylaşılan nimet eksilmez,” dedi ve Liva’ya gümüş bir çark verdi.

Üçüncü kapıysa diğerlerinden daha sade görünüyordu. Üzerinde hiçbir süs yoktu. Liva tokmağı tuttuğunda kapının arkasından değirmenin sahibi Baron Veyl’in sesi geldi. Baron, yıllar önce köyden ayrılmış, değirmeni kilitleyip uzak bir şatoya taşınmıştı.

“Burada hazineler saklı,” diyordu. “Köylülere, değirmenin anahtarını çoktan kaybettiğimi söyle. Böylece her şey benim olur.”

Liva kapıyı açmadan önce uzun süre düşündü. Baron’un sesi yumuşak ve ikna ediciydi; ama sözlerinin içinde bencillik saklıydı. Liva yüksek sesle, “Anahtar sende ve değirmenin bereketi köyün hakkı. Bunu saklamayacağım,” dedi. Kapı bir anda açıldı. İçeride Baron Veyl duruyordu. Elinde eski bir anahtar vardı, fakat yüzü öylesine küçülmüş ve solgundu ki kendi gölgesine benziyordu.

“Yıllardır değirmenin büyüsünü yalnızca kendim için kullanmak istedim,” diye itiraf etti. “Fakat değirmen, paylaşılmayan her un çuvalını taşa dönüştürdü. Şimdi şatom taşlarla dolu.”

Liva, Baron’dan anahtarı köye getirmesini ve özür dilemesini istedi. Baron önce başını eğdi, sonra kabul etti. Üç gümüş ayak izi, değirmenin ortasındaki eski çarka kadar uzanıyordu. Liva iki büyülü parçayı yerine takıp doğru sözünü tekerlediğinde değirmen çalışmaya başladı. Buz tutmuş dere de güneş görmüş gibi eridi.

O günden sonra köylüler değirmende yalnızca un öğütmedi. Her aile, elindeki tahılın bir bölümünü ortak ambara bırakır, ihtiyacı olan da oradan alırdı. Baron Veyl, şatosunu onarıp köye taşındı; artık kapılarını kilitlemek yerine sofralarını herkese açıyordu.

Liva’nın adı zamanla uzak ülkelere yayıldı. Kimi bu olayı grimm masalları kadar eski bir ders diye anlattı, kimi de yalnızca bir değirmenin yeniden çalışmasını hatırladı. Liva ise her dolunayda gümüş ayak izlerine bakıp aynı şeyi söylerdi: “En güçlü anahtar, insanın elinde değil; verdiği sözün içindedir.”

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu