Sessiz Kuyunun Terazisi

Gürgenli köyünün ortasında, kimsenin ne zaman yapıldığını bilmediği taş bir kuyu vardı. Kuyunun çevresi her sabah tertemiz olur, akşamları ise suyun içinden ince bir çınlama yükselirdi. Köylüler bu sesi kuyunun selamı sayar, kovalarını dikkatle sarkıtıp yalnızca ihtiyaçları kadar su çekerdi.
Köyde yaşayan on bir yaşındaki Mercan, kuyunun diğer kuyulara benzemediğini düşünürdü. Çünkü suyu ne azalır ne de bulanırdı. Daha da ilginci, kuyunun başında asılı duran paslı demir terazinin iki kefesi vardı. Bir kefeye taş, diğerine de isteyen kişinin avucu konurdu. Fakat terazinin neyi tarttığını kimse anlayamazdı.
Beklenmedik Bir Ziyaret
Bir bahar sabahı köye, parlak çizmeler giyen tüccar Varek geldi. Yanında renk renk kumaşlar, kokulu sabunlar ve güneşte ışıldayan küçük cam küreler taşıyordu. Varek, köylülerin dikkatini çekmek için yüksek sesle konuştu:
“Bu kuyunun suyunda özel bir sır varmış. Eğer kuyuyu satın alırsam, suyunu şişelere doldurup uzak diyarlarda satacağım. Köyünüz de altınlara kavuşacak.”
Köylüler birbirine baktı. Altın düşüncesi bazılarının gözünü parlatırken yaşlı değirmenci Sarp, başını yavaşça salladı. “Kuyu hepimizin,” dedi. “Bizi susuz bırakacak bir kazanç, kazanç sayılmaz.”
Varek gülümsedi. “Öyleyse terazinin sırrını çözen kişiye büyük bir ödül vereceğim. Belki kuyu da onun olur.”
Bu sözleri duyan Mercan, ödülün köyün çocukları için bir oyun alanı yaptırmaya yeteceğini düşündü. Üstelik kuyunun sırrını çözmek, uzun zamandır merak ettiği bir şeydi. Elini terazinin boş kefesine koydu. Diğer kefeye iri bir taş bıraktılar. Terazi bir süre kıpırdamadı, sonra Mercan’ın tarafı aşağı indi.
Kefelerin Söylediği
Varek şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. “Demek sende büyük bir sır var!”
Mercan utanarak elini çekti. “Ben yalnızca merak ettim. Bazen sabırsız davranırım ama kimseye zarar vermek istemem.”
Terazinin içinden berrak bir ses yükseldi: “Niyet, taşın ağırlığından önce gelir.”
Varek hemen kendi avucunu kefeye koydu. Tüccarın taşı öteki kefeye bırakıldığında terazinin Varek’in tarafı yukarı fırladı. Köylüler şaşkınlıkla birbirine baktı. Varek bu kez küçük bir kese altın çıkardı. “İşte gerçek niyetim bu,” dedi. “Kuyuyu alıp herkese pahalı su satacağım.”
Terazi daha da hızla sallandı. Kuyunun derinliklerinden gelen çınlama, köy meydanındaki bütün kuşları havalandırdı. Kuyu taşlarının arasından ince bir ışık süzüldü ve suyun üzerinde bir cümle belirdi: “Paylaşılmayan nimet, sahibinin elinde bile eksilir.”
Varek kızardı. Yine de vazgeçmedi. “Bir çocukla bir kuyunun sözüne mi inanacaksınız?” diye bağırdı. Sonra kovasını sarkıtıp suyu doldurmaya çalıştı. Ancak kova yukarı çıktığında içinde su yerine kuru kum vardı.
Mercan’ın Seçimi
Mercan kuyunun başına yaklaştı. “Kuyu, belki de yalnızca iyi insanları ödüllendirmiyordur,” dedi. “Belki hatasını anlayanlara da yeni bir yol gösteriyordur.”
Varek sustu. İlk kez parlak çizmelerine değil, köylülerin yüzlerine baktı. Onların suyu paylaşırken birbirine duyduğu güveni fark etti. Kendi köyünde herkesin birbirinden sakladığı şeyleri, daha çok kazanmak uğruna susuz bıraktığı komşuları hatırladı.
Tüccar ağır bir iç çekti. “Kuyuyu satın almak istememin sebebi yalnızca altın değildi,” dedi. “Kimsenin bana güvenmediğini düşündüğüm için, sahip olduklarıma tutunuyordum. Ama ne kadar toplarsam toplayayım kendimi daha zengin hissetmedim.”
Mercan teraziyi işaret etti. “Öyleyse elinizi yeniden koyun. Bu kez ne yapmak istediğinizi gerçekten düşünün.”
Varek gözlerini kapattı. “Köye su taşımak, kırılan kovaları yenilemek ve kazancımın bir bölümünü buradaki çocukların eğitimine ayırmak istiyorum.”
Terazinin kefeleri bu kez dengede kaldı. Kuyunun içinden sıcak, altın renkli bir ışık yükseldi. Kovanın içi berrak suyla doldu. Varek, verdiği sözleri tutmak için ertesi gün kasabasına döndü ve gerçekten de yeni kovalarla geri geldi.
Kuyunun Öğrettiği
O günden sonra Gürgenli’de kuyunun başına küçük bir tahta levha asıldı: “İhtiyacın kadar al, elinden geleni paylaş.” Mercan, çocukların oyun alanı için kendi ödülünü istemedi; onun yerine köy meydanına kitaplarla dolu bir sandık konmasını rica etti.
Yıllar geçti, terazi yine orada durdu. Bazen bir çocuğun avucunu, bazen yaşlı birinin titreyen elini tarttı. Fakat kuyunun sırrı hiçbir zaman altın ya da büyü değildi. Asıl sır, insanın elindekinin değerini ancak başkasına fayda sağladığında anlayabilmesiydi.
Kıssadan hisse: Gerçek zenginlik, sahip olduklarını biriktirmekte değil, iyiliğe dönüştürüp paylaşmaktadır. Temiz bir niyet, en ağır taşı bile hafifletir.




