Deyimlerin Renkli Bahçesinde Bir Gün

Ardıçlı köyünde, herkesin birbirine güzel sözlerle seslendiği küçük bir meydan vardı. Meydanın ortasında, dalları gökyüzüne uzanan yaşlı bir dut ağacı dururdu. Bu ağacın altında yaşayan on yaşındaki Nehir, kelimeleri çok severdi. Fakat büyüklerin konuşmalarında geçen bazı sözleri bir türlü anlayamazdı. Bir gün dedesi ona, “Bugün deyimlerin renkli bahçesine uğrayalım,” dedi. Nehir şaşkınlıkla sordu: “Deyimlerin gerçekten bahçesi mi var?” Dedesi göz kırptı. “Bazen bir sözün kapısını açmak için önce merak etmek gerekir.”
Dut ağacının arkasında, daha önce hiç fark etmediği ince bir patika buldular. Patikanın sonunda, üzerinde “Sözünü anlayan, dünyayı başka görür,” yazan yuvarlak bir kapı vardı. Kapı açılınca Nehir’in karşısına rengârenk çiçeklerle dolu bir bahçe çıktı. Çiçeklerin yapraklarında deyimler yazılıydı. Kimi yapraklar hafifçe sallanıyor, kimi de fısıltıyla anlamını anlatıyordu.
İlk olarak, gümüş yapraklı bir çiçek Nehir’e doğru eğildi. Üzerinde “etekleri zil çalmak” yazıyordu. Nehir, “Demek ki çok sevinmek anlamına geliyor,” dedi. O anda çiçeğin etek gibi duran yapraklarından minicik çan sesleri yükseldi. Nehir’in yüzü aydınlandı. Bahçedeki kelebekler de çevresinde dönmeye başladı. Çiçek, sevincin yalnızca insanın içinde kalmadığını, güzel bir haberle çevresine de yayıldığını anlattı.
Biraz ileride, susuzluktan başını eğmiş mor bir menekşe gördüler. Yanında “kulak vermek” yazan bir tabela duruyordu. Nehir önce şaşırdı. “Bir çiçeğin kulağı olmaz ki,” dedi. Dedesinin işaretiyle sessizce oturup toprağın sesini dinledi. Derinden gelen ince bir su şırıltısı duydu. Menekşenin kökleri, taşların altında kalan küçük bir su yolunu haber veriyordu. Nehir, dikkatle dinleyince kimsenin fark etmediği bir ihtiyacı anlayabileceğini öğrendi.
Su yolunu açmak için Nehir taşları tek başına kaldırmaya çalıştı, fakat taşlar yerinden oynamadı. O sırada bahçenin öteki ucundan bir kaplumbağa, iki sincap ve tombul bir kirpi geldi. Hepsi yan yana dizildi. Çiçeklerin arasından “el ele vermek” sözleri parladı. Hayvanlar taşları birlikte itti, Nehir de küçük dalları kenara çekti. Az sonra su, gümüş bir çizgi gibi menekşeye ulaştı. Menekşe yeniden doğruldu ve mor yapraklarını sevinçle açtı.
Bahçenin ortasında büyük bir kavak ağacı vardı. Dallarında, birbirine dolanmış ipler asılıydı. İplerin üzerinde “ipleri eline almak” yazıyordu. Nehir, bunun her şeyi kendi istediği gibi yapmak demek olduğunu sanıp ipleri hızla çekmeye başladı. Fakat dallar daha da karıştı. Dedesinin sakin sesi duyuldu: “Bir işi yönetmek, herkesi susturmak değildir. Önce neyin nereye bağlandığını anlamalısın.”
Nehir derin bir nefes aldı. Sincapların iplerin hangi ucunu tuttuğunu sordu. Kirpinin ağır düğümleri çözmede iyi olduğunu fark etti. Kaplumbağa ise en sabırlı olanıydı. Herkese görev verince ipler yavaş yavaş düzeldi. Böylece Nehir, ipleri eline almanın sorumluluk almak olduğunu anladı. Bahçedeki kavak, rüzgârla sallanıp ona teşekkür eder gibi yapraklarını hışırdattı.
Güneş batmaya yaklaşırken bahçenin kapısı ansızın kapandı. Nehir telaşlandı. “Eyvah, burada kaldık!” diye bağırdı. Bir anda kırmızı bir çiçekten “burnundan solumak” sözleri yükseldi. Nehir, öfkeyle hızlı hızlı nefes almanın hiçbir çözüm getirmeyeceğini hatırladı. Dedesinin elini tuttu, üç kez yavaşça nefes aldı ve çevresine baktı. Kapının yanında, gün boyunca öğrendiği deyimlerin küçük simgeleri vardı: çanlar, su damlası, birleşmiş eller ve çözülmüş ipler.
Nehir hepsini yan yana getirince kapının üzerindeki taşlar ışıldadı. Kapı açıldı; fakat bahçeden çıkmadan önce menekşenin suyunu kontrol etti, dağınık yaprakları topladı. Dede torun köye döndüğünde meydandaki çocuklar onları bekliyordu. Nehir öğrendiklerini anlattı. O günden sonra köyde biri sevindiğinde etekleri zil çaldı, biri konuştuğunda herkes ona kulak verdi. Bir iş zorlaştığında insanlar el ele verdi. Nehir ise önemli bir sırrı hiç unutmadı: Deyimler yalnızca süslü sözler değil, hayatı daha iyi anlamaya yardım eden küçük anahtarlardı.




