Yağmurun Unuttuğu Yeşil Çanlar

Uzak tepelerin arasında, sabahları sisle örtülen Çiyova adında yemyeşil bir vadi vardı. Bu vadide Duru adında, toprağa basarken bile karıncaları incitmemeye çalışan meraklı bir çocuk yaşardı. Duru, her canlıyı dikkatle dinlerdi. Kimi zaman bir uğur böceğinin kanat çırpışını, kimi zaman da yaşlı söğüdün yaprakları arasından geçen rüzgârı duyardı. Fakat bir ilkbahar sabahı Çiyova alışılmadık kadar sessiz uyandı.
Vadinin içinden kıvrılarak akan Pırıl Dere küçücük bir çizgiye dönüşmüş, çiçekler başlarını eğmiş, kuşlar susmuştu. Duru, derenin taşları arasında parlayan yosunlara baktı. Yosunların üzerinde daha önce hiç görmediği minik, yeşil çanlar vardı. Çanlar sallanıyor ama hiç ses çıkarmıyordu. Duru, “Belki de yağmurun sesi bu çanların içinde saklıdır,” diye düşündü.
O sırada çalılıkların arasından Tıpırtı adında yaşlı bir kaplumbağa çıktı. Sırtında üç küçük meşe palamudu taşıyordu. “Çiyova’nın suyu, vadinin yukarısındaki Kuruakıl Geçidi’nde unutuldu,” dedi. “Eskiden orada yağmur damlalarını tutan kökler ve taşlar vardı. İnsanlar yolu genişletirken bitkileri söktü, taşları kenara yığdı. Şimdi su toprağa uğramadan aşağı kaçıyor.”
Duru hemen yola koyuldu. Tıpırtı ağır ağır arkasından ilerledi. Önce dikenlerin arasına sıkışmış bir kirpi ailesine rastladılar. Kirpilerin yuvasına giden yol, plastik bir poşetle kapanmıştı. Duru poşeti dikkatlice çıkardı ve onu çöplerin ayrıldığı sepete götürdü. Sonra kuru dalları kenara çekip yuvanın önünü açtı. Kirpiler burunlarını oynatarak teşekkür eder gibi başlarını salladı.
Biraz ileride, derenin eski yatağında susuz kalmış genç fidanlar gördüler. Duru, yanında taşıdığı küçük mataradaki suyu tek başına içmek yerine fidanların köklerine paylaştırdı. Tıpırtı, meşe palamutlarından birini toprağa gömdü. “Bazen küçücük bir gölge, yıllar sonra koca bir serinliğe dönüşür,” dedi. Bu söz Duru’nun aklında ışıl ışıl kaldı.
Kuruakıl Geçidi’ne vardıklarında karşılarına büyük bir taş yığını çıktı. Taşların arasında suyun eski yolu seçiliyordu. Duru, taşları rastgele kaldırmak yerine toprağı inceledi. Nemli çizgiyi izleyerek küçük bir kanal buldu. Tıpırtı, çevredeki kuşları çağırdı; ardıç kuşları gagalarıyla kuru yaprakları taşıdı, sincaplar da kırık dalları topladı. Duru, yakın köyden getirdiği kürekle su yolunu kapatan çamuru temizledi.
En sonunda yeşil çanlardan birini kanalın başına bıraktı. Çan önce hafifçe titredi, ardından incecik bir ses çıkardı. Bu ses, uzaktaki bulutları çağıran bir ninni gibiydi. Gökyüzünde gümüş renkli bulutlar toplandı. Önce tek bir damla düştü, sonra bir başkası… Yağmur, toprağın kokusunu yükselterek vadiye yayıldı. Su, açılan kanaldan akıp köklere ulaştı; Pırıl Dere yeniden şarkı söylemeye başladı.
Duru, yağmur dindikten sonra yeşil çanları söküp götürmedi. Onları vadinin farklı yerlerine, suyun ve bitkilerin korunması gereken noktalara bıraktı. Köylüler de Kuruakıl Geçidi’ne çöp atmamaya, genç fidanları sulamaya ve dere kıyısındaki canlı yuvalarına dikkat etmeye söz verdiler. Herkes anladı ki doğa, kendisine gösterilen özeni sessizce büyütüyordu.
Yıllar sonra Çiyova’nın çocukları, yağmurdan önce çalan yeşil çanları dinlemek için vadiye gider oldu. Duru ise her ziyaretinde yeni bir fidan dikti. Çanların sesi artık yalnızca yağmuru değil, insanların verdiği güzel sözleri de taşıyordu. Çünkü bir vadiyi iyileştirmek için bazen büyük güçlere değil, dikkatli bir kalbe, paylaşılmış bir damla suya ve doğaya uzanan küçük bir iyiliğe ihtiyaç vardı.




