Ejderha Masalları

Kum Saatini Dinleyen Ejderha

Bulutların altında, mor tepelerle çevrili Işılova’da herkesin çok sevdiği bir saat kulesi vardı. Kulenin tepesindeki büyük saat, güneşin doğuşunu, öğle oyunlarını ve akşam masallarını haber verirdi. Fakat bir sabah saat sustu. Akrep ile yelkovan, tam üçü gösterirken kıpırdamadan kaldı.

Köyde yaşayan küçük ejderha Talu, bu duruma herkesten fazla üzüldü. Talu’nun pulları kestane rengindeydi; kanatlarının uçları ise gün batımı gibi turuncuydu. Alev püskürtmek yerine, sıcak nefesinden küçük ışık baloncukları çıkarırdı. Bu baloncuklar karanlık köşeleri aydınlatır, üşüyen elleri ısıtırdı.

Talu, saat kulesinin kapısına vardığında içeriden ince bir ses işitti: “Tıkır, tıkır… acele etme.” Bu, kulenin altında duran eski kum saatinden geliyordu. Kum saatinin içindeki altın renkli kumlar aşağıya akmıyor, camın ortasında dönüp duruyordu. Talu onu dikkatle dinleyince kumların şöyle fısıldadığını anladı: “Saatin kalbi kayboldu. Onu bulmadan zaman yeniden yürüyemez.”

Köyün kitapçısı Bilge Nine, saat kalbinin nerede saklandığını bilmiyordu ama eski bir haritanın kenarında üç işaret bulunduğunu söyledi. İlk işaret, yankıların birbirine karıştığı Çanlı Mağara’yı gösteriyordu. İkincisi, her mevsimde başka renge bürünen Dört Renkli Bahçe’yi anlatıyordu. Son işaretse gökyüzüne yükselen sarmaşıkların bulunduğu Yüksek Duvar’dı.

Talu yola çıkarken yanına küçük bir sepet, bir parça ekmek ve köy çocuklarının yaptığı renkli bir kurdele aldı. Çanlı Mağara’ya girdiğinde her adımı yüzlerce kez yankılandı. Talu, hangi sesin gerçek olduğunu anlayamayınca derin bir nefes aldı ve ışık baloncuklarını sırayla havaya bıraktı. Baloncukların parladığı yerde, mağaranın sessiz köşesi görünüyordu. Orada minik bir taş kuş buldu.

Taş kuş, kanadının altında sakladığı gümüş çanı Talu’ya uzattı. “Bunu çalarsan doğru yolu duyarsın,” dedi. Talu çanı bir kez salladı. Ses, mağaranın içinde büyümek yerine yumuşacık yayıldı ve dışarıdaki patikayı gösterdi. Böylece Talu, yankıların peşinden kaybolmadan yoluna devam etti.

Dört Renkli Bahçe’ye vardığında çiçekler renklerini birbirine karıştırmıştı. Mavi güller sarı, beyaz papatyalar pembe görünüyordu. Bahçenin bekçisi olan konuşkan bir kaplumbağa, renklerin ancak uyumla yerlerine dönebileceğini söyledi. Talu, her çiçeği kendi rengine zorlamak yerine onları birlikte dinledi. Kırmızı çiçeklerin sıcak şarkısına mavi çiçeklerin serin ezgisini, sarı çiçeklerin neşesine mor çiçeklerin sakin sesini ekledi. Bahçe yeniden düzenlendi ve toprağın içinden küçük bir saat dişlisi çıktı.

Son durak Yüksek Duvar’dı. Sarmaşıklar duvarı öylesine kaplamıştı ki gökyüzü bile ince yeşil çizgiler arasından görünüyordu. Talu alevini kullanıp sarmaşıkları yakmak yerine, nazikçe nefes verdi. Sıcak ışık baloncukları yaprakların arasına yerleşti. Sarmaşıklar, ışığı sevip yavaşça iki yana açıldı. Duvarın tepesinde, yıldız biçiminde parlayan saat kalbi duruyordu.

Talu kalbi alıp köye döndü. Bilge Nine, taş kuşun çanını, saat dişlisini ve parlayan kalbi kulenin mekanizmasına yerleştirdi. Ancak saat hemen çalışmadı. Talu, kum saatinin fısıltısını hatırladı: “Acele etme.” Herkes sessizce bekledi. Önce tek bir kum tanesi düştü. Ardından ikincisi, üçüncüsü… Saatin içinden tatlı bir tıkırtı yükseldi.

Akrep ve yelkovan yeniden ilerlediğinde köy meydanında sevinç başladı. Fakat Talu, en güzel şeyin saati onarmak değil, yolda karşılaştığı herkesi dinlemek olduğunu düşünüyordu. O günden sonra Işılova’da her akşam saat üçte küçük bir mola verildi. İnsanlar, hayvanlar ve ejderhalar bir araya gelip günün en değerli sesini birbirlerine anlattılar. Talu ise kum saatini yanında taşıdı; çünkü bazı cevapların, yalnızca sabırla dinleyenlere göründüğünü artık biliyordu.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu