İlginç Hikayeler

Haritası Olmayan Sokağın Sorusu

Kasabanın en eski evinde yaşayan Suna, dünyadaki en tuhaf şeyleri toplamayı severdi. Bir gün cebinde yalnızca tek çorapla dolaşan bir taş, yağmur yağmadan önce ıslanan bir mendil ve kendi kendine dönen bir düğme vardı. Suna bunları cam kavanozlarda saklamaz, her birine dikkatle bakıp nasıl böyle davrandıklarını anlamaya çalışırdı. Ona göre ilginç hikayeler, sıradan görünen şeylerin içinde saklanırdı.

Bir sabah, dedesinin yıllardır açılmayan çalışma masasının çekmecesinde incecik bir kâğıt buldu. Kâğıtta hiçbir yol, ev ya da isim yoktu. Yalnızca ortasında küçük bir soru işareti ve altında şu cümle yazılıydı: “Beni bulmak için önce kaybolduğunu kabul et.”

Suna kâğıdı güneşe tuttu, ters çevirdi, hatta kedisi Köpük’ün önüne koydu. Kedinin kuyruğu birden kuzey duvarını gösterdi. Suna şaşırarak duvarı yokladı. Tuğlaların arasında, daha önce hiç fark etmediği dar bir çizgi vardı. Çizgiye bastırınca duvar sessizce yana kaydı ve içinden, avuç içi kadar yuvarlak bir kapı çıktı.

Kapının ardında bir sokak uzanıyordu. Ancak bu sokak kasabada bulunan hiçbir yere benzemiyordu. Evlerin kapıları gökyüzüne, pencereleri yere bakıyor; kaldırım taşları, üzerlerine basıldıkça farklı bir renge dönüşüyordu. Sokağın sonunda da tabelası olmayan, çatısı ters dönmüş küçük bir dükkân vardı.

Dükkânda yaşlı bir saatçi oturuyordu. Adı Uluç’tu ve masasında akrep ile yelkovanı bulunmayan bir saat duruyordu. Uluç, Suna’yı görünce gülümsedi.

“Demek doğru soruyu sorabilecek kişi geldin,” dedi.

Suna hemen, “Bu sokak neden haritalarda yok?” diye sordu.

Uluç başını salladı. “Bu, iyi bir soru ama doğru soru değil.”

Suna düşündü. “Peki saatinde akrep ve yelkovan neden yok?”

“Bu da iyi bir soru. Fakat aradığın kapıyı açmaz.”

Dükkânın ortasında, üzerinde üç boş bölme bulunan parlak bir kutu duruyordu. Uluç, kutunun yalnızca içtenlikle sorulan bir soruyla açılacağını anlattı. Yıllardır insanlar buraya gelmiş, hazine, gelecek ve şans istemişti. Hiçbiri kutuyu açamamıştı.

Suna kutuya yaklaştı. Kasabayı düşündü. Fırıncı Nihat’ın her sabah herkese sıcak çörek dağıtmasını, terzi Belgin’in kimse görmeden komşularının söküklerini dikmesini, okul bahçesindeki yaşlı çınarın altında çocukların birbirlerine oyun öğrettikleri günleri hatırladı. Sonra kendi içindeki merakı düşündü. Her şeyi bilmek istediği için bazen dinlemeyi unuttuğunu fark etti.

Suna, “İnsanlar bildiklerini paylaşınca neden daha az değil, daha çok şey öğrenir?” diye sordu.

Kutu üç kez tıkırdadı ve kapağı açıldı. İçinden altın değil, minik kâğıt parçaları çıktı. Her kâğıtta bir kasabalının anlatmadığı, fakat başkasına fayda sağlayabilecek bir bilgi yazılıydı: En iyi tohumların nasıl saklandığı, kışın çatının nasıl onarıldığı, yaralı bir kuşa nasıl nazikçe yardım edileceği ve eski şarkıların sözleri.

Uluç, “Bu sokak, unutulan bilgilerin yoludur,” dedi. “İnsanlar öğrendiklerini kendilerine sakladığında sokak daralır. Paylaştığında ise yeni kapılar açılır.”

Suna kâğıtları alıp kasabaya döndü. Önce herkesi meydanda topladı ve kutudan çıkan bilgileri tek tek okudu. Fırıncı yeni ekmek yapmayı, terzi çocuklara düğme dikmeyi, bahçıvan da tohum saklamayı öğretti. Çocuklar öğrendiklerini başkalarına anlatınca meydan, hiç bitmeyen bir sınıfa dönüştü.

Ertesi sabah Suna’nın bulduğu kâğıt bembeyaz olmuştu. Haritası olmayan sokak da duvarın arkasında görünmüyordu. Fakat Suna artık bunun kaybolmak anlamına gelmediğini biliyordu. Çünkü insan, doğru soruyu sorup öğrendiğini paylaşınca, en gizli yolları bile başkalarının kalbine çizebilirdi.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu