Saatlerin Unuttuğu Öğleden Sonra

Çınaraltı’nda herkes zamanı saatlerden öğrenirdi. Fırıncı Nuri Usta ekmeğin ne zaman çıkacağını duvardaki yuvarlak saate bakarak söyler, okulun zilini bekleyen çocuklar teneffüsü cep saatleriyle hesaplar, akşamları da meydandaki büyük saat on ikiyi vurunca dükkânlar kapanırdı. Kasabanın en meraklı çocuğu Ekin ise saatlere bakmaktan çok, onların içindeki küçük çarkların nasıl olup da koskoca günü düzenlediğini düşünürdü.
Bir salı günü, tam öğle vakti, tuhaf bir şey oldu. Meydandaki saat on ikiyi gösterecekken bütün çarkları birden durdu. Aynı anda fırındaki duvar saati, okulun zili, belediye başkanının cep saati ve hatta yaşlı saatçi Veli Dede’nin guguklu saati sustu. Kuşlar uçmayı bırakmadı, bulutlar gökyüzünde ilerledi; ancak kasabadaki herkes olduğu yerde kalakaldı.
“Saatler bozuldu!” diye bağırdı biri.
“Hayır,” dedi Veli Dede, cebinden büyüteç çıkararak. “Saatler bozulmadı. Zaman, bir yere saklandı.”
Ekin bu sözleri duyunca hemen saatçinin dükkânına gitti. Veli Dede, dükkânın ortasında duran eski bir kum saatini gösterdi. Kumların yarısı üst bölmede, yarısı alt bölmedeydi; fakat tek bir tanesi bile aşağı düşmüyordu.
“Zaman nereye saklanır?” diye sordu Ekin.
“Bazen,” dedi Veli Dede, “insanlar birbirini gerçekten dinlemeyi bıraktığında zaman da ilerlemek istemez.”
Ekin önce bu cevabı anlamadı. Sonra kasabayı dolaşmaya karar verdi. Meydanda fırıncı Nuri Usta, çırak Aras’ın söylediklerini duymadan tepsileri üst üste diziyordu. Aras, ekmeklerin fazla kızardığını anlatmaya çalışıyordu. Çiçekçi Feride Hanım, komşusu Melda’nın bahçesindeki arıları uzaklaştırmasını istiyordu; Melda ise onun yeni çiçekleri övdüğünü sanıp teşekkür ediyordu. Okulun bahçesinde de iki arkadaş aynı topu istiyor, ikisi de diğerinin sözünü kesiyordu.
Ekin birden durumu fark etti. Herkes konuşuyor, fakat kimse dinlemiyordu. Belki de zaman, bu karışıklığın içinde kendine sessiz bir köşe aramıştı.
Meydandaki çeşmenin yanına küçük bir tahta sandalye koydu. Üzerine de “Bugün Birbirimizi Dinleme Durağı” yazdı. İlk olarak Aras’ı sandalyeye oturttu.
“Nuri Usta’ya ne söylemek istiyordun?” diye sordu.
Aras derin bir nefes aldı. “Ekmeklerin kenarı yanıyor. Fırının kapağı tam kapanmıyor olabilir.”
Ekin, Nuri Usta’ya döndü. “Aras konuşurken onu sonuna kadar dinler misiniz?”
Nuri Usta başını eğdi. Çırağının sözünü gerçekten dinleyince kapağın gevşediğini fark etti. Bir vida sıkıştırdı ve fırının içinden mis gibi ekmek kokusu yükseldi.
Sonra Feride Hanım ile Melda yan yana oturdu. Feride Hanım, arıların çiçeklere değil, Melda’nın açık bıraktığı şeker kavanozuna geldiğini anlattı. Melda da komşusunun bahçesindeki lavantaları çok beğendiğini söyledi. İkisi birlikte kavanozu kapattı, arılar kısa süre sonra çiçeklere döndü.
Okul bahçesindeki çocuklar ise Ekin’in önerisiyle topu sırayla kullandı. Her biri diğerinin ne söylemek istediğini tekrarladıktan sonra kendi fikrini anlattı. Top paylaşılınca oyun daha da eğlenceli oldu.
Kasabada insanlar birbirini dinledikçe garip bir ses duyuldu. Önce ince bir tıkırtı, sonra derinden gelen yumuşak bir uğultu… Meydandaki büyük saatin akrebi kıpırdadı. Bir dakika sonra yelkovan da ilerledi. Uzakta, guguklu saatin kuşu başını çıkarıp neşeyle öttü.
Veli Dede, dükkânına koşan Ekin’e gülümseyerek kum saatini uzattı. Kumlar yeniden akmaya başlamıştı.
“Demek zamanı sen buldun,” dedi.
“Hayır,” diye karşılık verdi Ekin. “Zaman zaten buradaymış. Biz onu dinlemeyi unutmuşuz.”
O günden sonra Çınaraltı’nda saatler yine çalıştı; fakat kasabalılar yalnızca saatlere bakarak yaşamamaya başladı. Her gün öğle vakti meydandaki sandalyede biri oturur, diğerleri onu sözünü kesmeden dinlerdi. Kasabanın en değerli dakikaları da böylece saatlerin içinde değil, insanların birbirine ayırdığı sessizlikte birikirdi.



