Dini Masallar

Zümrüt Kandilin Emaneti

Uzak tepelerin ardında, akşamları gökyüzünün mora boyandığı küçük bir kasaba vardı. Kasabanın en eski yapısı, taş duvarlı ve geniş avlulu bir mescitti. Avlunun köşesinde ise yıllardır yakılmayan, zümrüt renkli camdan bir kandil dururdu. Kasabalılar bu kandilin ışığının yalnızca yağıyla değil, güzel niyetlerle parladığına inanırdı.

On iki yaşındaki Rauf, kandilin bakımını yapan yaşlı müezzin Selim Efendi’ye yardım ederdi. Rauf meraklı, çalışkan ve biraz da aceleciydi. Bir sabah Selim Efendi ona küçük bir anahtar vererek, “Bu kandil kasabanın emanetidir. Onu parlatmak kolaydır; asıl önemli olan, ışığını hak edecek bir kalp taşımaktır,” dedi.

O gün kasabaya uzak köylerden birçok yolcu geldi. Yağmur bastırınca herkes mescidin yanındaki misafirhaneye sığındı. Fakat erzak sandığında yalnızca birkaç somun ekmek ve bir sepet kuru üzüm kalmıştı. Rauf, annesinin sabah hazırladığı sıcak çörekleri düşündü. Çörekleri çok seviyordu; üstelik bütün gün aç kalacağını sanıyordu. Yine de annesine danışıp çörekleri misafirlerle paylaşmaya karar verdi.

Misafirhanede yaşlı bir kadın, iki kardeş ve yolculukta yorulmuş genç bir çoban vardı. Rauf çörekleri bölüştürdü, en büyük parçayı da sessizce yaşlı kadının önüne koydu. Kadın teşekkür ederken gözleri doldu. “İyilik, küçücük bir lokmadan bile kocaman bir sofraya dönüşür,” dedi.

Akşam olunca Rauf kandilin camını temizlemek için avluya çıktı. Kandil birdenbire hafifçe parladı. Rauf şaşırdı, fakat bunu kimseye söylemedi. Ertesi gün pazarda, kasabanın fırıncısı Hasan Usta’nın hesabı karıştı. Bir müşteri fazla para vermiş, fark etmeden uzaklaşmıştı. Rauf parayı yerde buldu. İsterse o parayla renkli bir top alabilirdi. Ancak içindeki ses, emanetin yalnızca kandil olmadığını fısıldadı. Parayı Hasan Usta’ya götürdü.

Hasan Usta büyük bir sevinçle, “Dürüstlüğün, ekmeğin mayası gibidir; görünmez ama her şeyi güzelleştirir,” dedi. O gece kandilin ışığı önceki geceden daha parlak oldu. Rauf artık kandilin güzel niyetleri nasıl fark ettiğini anlamaya başlamıştı.

Birkaç gün sonra kasabanın su kuyusunun ipi koptu. İnsanlar sıraya girdiği hâlde kimse kovayı çekemiyordu. Rauf, arkadaşlarıyla birlikte sağlam ipler aradı. Birlikte eski değirmenden uygun bir halat bulup kuyunun başına bağladılar. En sona kendisi kaldı ve suyu önce susamış hayvanlara verdi. Arkadaşlarından biri, “Neden hep başkalarını düşünüyorsun?” diye sorunca Rauf, “Çünkü iyilik paylaşılınca azalmaz; kalplerde çoğalır,” diye cevap verdi.

O gece kasabada büyük bir fırtına koptu. Rüzgâr, mescidin avlusundaki kandili yerinden söküp taş basamaklara düşürdü. Camı çatladı, alevi söndü. Rauf hemen kandili aldı ve Selim Efendi’ye koştu. Çok üzülmüştü. Selim Efendi gülümseyerek, “Işık bazen camda değil, onu korumak için gösterilen çabada bulunur,” dedi.

Kasabalılar kandili onarmak için bir araya geldi. Hasan Usta yeni bir metal çerçeve yaptı, fırıncı yağ getirdi, çocuklar avluyu temizledi, yaşlı kadın da herkese dua ederek teşekkür etti. Rauf ise kandilin çatlak camını sabırla cilaladı. Hep birlikte çalışınca kandil yeniden yakıldı.

Alev yükseldiğinde zümrüt cam, önceki hâlinden daha güzel parladı. Bu kez ışık yalnızca mescidin avlusunu değil, yağmurla ıslanmış sokakları da aydınlattı. Selim Efendi, “Güzel niyet, dürüstlük ve paylaşmak bir araya gelince küçük bir kalp bile çevresine yol gösterebilir,” dedi.

Rauf o günden sonra kandili tek başına korumadı. Kasabanın çocuklarına emanetin anlamını anlattı. Çocuklar da her hafta bir iyilik yapıp bunu övünmeden sürdürdü. Kimi yaşlı komşusuna su taşıdı, kimi ekmeğini paylaştı, kimi kırdığı bir kalp için özür diledi. Zümrüt kandil her akşam parladı; fakat kasabalılar artık asıl ışığın gökyüzünde değil, iyilik yapan insanların davranışlarında olduğunu biliyordu.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu