Gönülden Verilenin Bereketi

Uzak tepelerin ardında, sabahları horoz sesleriyle uyanan Ilıcaköy adında küçük bir köy vardı. Köyün en neşeli çocuklarından biri, on yaşındaki Zeren’di. Zeren’in meraklı gözleri, çevresindeki her ayrıntıyı fark ederdi. Bir karıncanın taşıdığı ekmek kırıntısını, yaşlı bir ağacın gölgesinde uyuyan kediyi, komşuların birbirine uzattığı sıcak ekmekleri bile dikkatle izlerdi.
Zeren, dedesi Rauf Dede’yi çok severdi. Rauf Dede ona sık sık, “İyilik, sahibinin elinden çıkınca küçülmez; aksine çoğalır. Allah, paylaşan gönlü bereketlendirir,” derdi. Zeren bu sözleri severek dinler, fakat paylaşmanın gerçekten nasıl bir bereket getireceğini henüz tam olarak anlayamazdı.
Bir yaz günü Ilıcaköy’de yağmurlar gecikmeye başladı. Tarlalar susadı, kuyuların suyu azaldı. Köylüler ellerindeki suyu dikkatle kullanıyor, her sabah çeşmenin başında sıraya giriyordu. Zeren’in annesi de evdeki yiyecekleri ölçülü hazırlıyordu. Bir akşam mutfakta yalnızca üç küçük çörek kaldı. Annesi çörekleri sofraya koyarken kapı çalındı.
Gelen, köyün öte ucunda yaşayan yaşlı sepetçi Suna Teyze’ydi. Gün boyunca çalıştığı için yorgun düşmüş, evine dönerken başı dönmüştü. Zeren hemen çöreklerden birini ona uzattı. Sonra diğerine baktı; biri annesine, biri kendisine kalacaktı. İçinden, “Ben de çok acıktım,” diye geçirdi. Fakat Suna Teyze’nin teşekkür eden yüzünü görünce ikinci çöreği de onun yanına koydu.
“Kızım, sen ne yiyeceksin?” diye sordu annesi.
Zeren bir an sustu. “Allah rızası için paylaşınca insanın gönlü doyar, der Rauf Dede. Belki karnım biraz sonra doyar ama Suna Teyze şimdi daha çok ihtiyaç duyuyor,” diye cevap verdi.
Annesi kızının başını okşadı. Evde kalan son çöreği ikiye böldü. Yarısını Zeren’e, yarısını kendisine verdi. O gece sofradaki yiyecek azdı ama evin içi huzurla doluydu.
Ertesi sabah Zeren, çeşmenin yanında küçük bir tahta levha gördü. Levhanın üzerine köyün muhtarı şöyle yazmıştı: “Herkes elindeki fazlalığı ihtiyacı olanla paylaşsın. Bir tas su, bir parça ekmek, güzel bir söz bile iyiliktir.” Zeren bu yazıyı okuyunca aklına bir fikir geldi. Ev ev dolaşıp kimsenin kullanmadığı temiz kapları topladı. Sonra çeşmenin yanına küçük bir paylaşım köşesi kurdu. Köylüler buraya meyve, ekmek, sabun ve su testileri bırakmaya başladı.
İlk günlerde bazıları tereddüt etti. Bir adam, “Ya biri ihtiyacından fazlasını alırsa?” diye sordu. Zeren, “O zaman biz yine doğru olanı yaparız. İyilik, başkasının davranışına bağlı değildir,” dedi. Bu söz, köylülerin hoşuna gitti. Herkes paylaşım köşesine bıraktığı şeyin yanına küçük bir not eklemeye başladı: “Şükürle kullanınız.”
Günler geçtikçe köyde beklenmedik bir değişim oldu. Çeşme sırasındaki tartışmalar azaldı. Çocuklar yaşlıların testilerini taşımaya başladı. Çiftçiler birbirlerine tohum verdi. Suna Teyze, paylaşım köşesi için sağlam sepetler ördü. Bir sabah uzak köyden gelen bir kervan, Ilıcaköy’ün paylaşma geleneğini duyup büyük su tulumları getirdi. Kervancılar, “Biz de yolda susuz kalmıştık. Bir köy bize su verdi. Şimdi iyiliği geri taşımak istedik,” dediler.
O gün gökyüzünde uzun zamandır görülmeyen bulutlar belirdi. Akşama doğru yağmur başladı. Çocuklar sevinçle yağmur altında dönerken Zeren ellerini gökyüzüne açıp şükretti. Rauf Dede onun yanına geldi ve gülümsedi.
“Gördün mü?” dedi. “Bereket bazen yağmur gibi gökten iner, bazen de bir çocuğun küçük kararından başlayıp bütün köye yayılır.”
Zeren, paylaşmanın yalnızca elindekini vermek olmadığını artık biliyordu. Paylaşmak; kardeşinin ihtiyacını fark etmek, Allah’ın verdiği nimetlere şükretmek ve iyiliği karşılık beklemeden sürdürmekti. Ilıcaköy’de yağmur yeniden yağmaya devam etti; fakat köylüler en büyük zenginliklerinin su değil, birbirine iyilik eden gönülleri olduğunu hiç unutmadı.




