Yıldız Tozuyla Parlayan Emanet Sandığı

Uçsuz buğday tarlalarının arasında, sabahları kuş sesleriyle uyanan küçük bir köy vardı. Köyün adı Gülpınar’dı. Burada herkes birbirini tanır, zor günlerde komşusunun kapısını çalmadan yardımına koşardı. Köyde yaşayan on bir yaşındaki Aras ise meraklı, çalışkan ve gördüğü her şeyi dikkatle inceleyen bir çocuktu. En sevdiği yer, yaşlı imam Yusuf Efendi’nin baktığı küçük mescidin avlusuydu. Çünkü avluda hem serin bir çeşme hem de gökyüzünü seyretmeye uygun geniş bir dut ağacı bulunuyordu.
Bir cuma sabahı Aras, dut ağacının altında parıldayan bir şey fark etti. Toprağı eliyle eşeleyince üzeri eski desenlerle süslü, ceviz ağacından yapılmış küçük bir sandık buldu. Sandığın kilidi yoktu; kapağının üzerinde yalnızca şu sözler yazılıydı: “Emanet, sahibine ulaşınca kalp huzur bulur.” Aras sandığı hemen açmadı. Onu Yusuf Efendi’ye götürdü.
Yusuf Efendi sandığı uzun süre sessizce inceledi. Sonra gülümseyerek, “Her bulunan eşya bir imtihandır evladım,” dedi. “Belki bu sandık, sahibini değil, bize doğru davranışı buldurmak için karşımıza çıkmıştır. Önce köyde kime ait olabileceğini araştıralım. Kimsenin hakkı üzerimizde kalmasın.”
Aras o gün köyün yaşlılarına sordu. Fakat kimse sandığı tanımıyordu. Sandığı yapan ustanın yıllar önce köyden ayrıldığı, içindeki sırrı yalnızca dürüst bir çocuğun anlayacağına dair bir söz söylediği öğrenildi. Akşam olunca Aras kapağı açtı. İçinden altın ya da değerli taş çıkmasını beklemiyordu; yine de gördükleri karşısında şaşırdı. Sandığın içinde üç küçük kese, eski bir mektup ve gümüş renkli bir yıldız tozu vardı.
Mektupta şöyle yazıyordu: “Bu keseler, ihtiyacı olan üç kişiye ulaştırılmalıdır. Birincisi aç olana, ikincisi yalnız kalana, üçüncüsü ise umudunu yitirene verilsin. Keseleri verirken adını söyleme; iyiliği kendine değil, Allah’ın hoşnutluğuna bağla.” Aras, yazıyı okuyunca keseleri hemen dağıtmak istedi. Ancak kime vereceğini dikkatle düşünmesi gerektiğini anladı.
İlk keseyi, kışlık odunları biten dul değirmenci Hatice Nine’ye götürdü. Kesede un ve nohut vardı. Aras bunları kapısına bıraktı, sonra kimse görmeden uzaklaşmaya çalıştı. Fakat Hatice Nine onu pencereden görmüştü. “İyiliğini gizlesen de Rabbimiz bilir,” diye seslendi. Aras utanarak başını eğdi ve elindeki yardımın kendisine ait olmadığını söyledi.
İkinci kese, köye yeni taşınan ve kimseyi tanımayan küçük Bilal içindi. Aras onu okulun bahçesinde tek başına otururken buldu. Keseden çıkan renkli iplerle birlikte ona bir uçurtma yapmayı önerdi. İkisi öğleden sonra uzun bir kuyruklu uçurtma hazırladı. Bilal’in yüzünde günler sonra ilk kez geniş bir gülümseme belirdi. Aras, paylaşmanın bazen bir eşya değil, ayrılan güzel bir vakit olduğunu anladı.
Üçüncü keseyi ise her sabah çeşmenin başında sessizce oturan genç değirmenci Cem’e verdi. Cem, kuraklık yüzünden değirmeni çalışmadığı için umudunu kaybetmişti. Keseden küçük bir defter çıktı. Defterin ilk sayfasında, köy halkının birlikte çalışarak su kanallarını onarabileceği yazıyordu. Aras, Cem’i köylülere çağırdı. Ertesi gün herkes eline kürek aldı. Çocuklar taşları taşıdı, büyükler kanalları temizledi. Birkaç gün sonra su yeniden değirmenin çarklarına ulaştı.
Sandığın içindeki yıldız tozu ise her iyilikten sonra biraz daha parlamaya başladı. Aras bunun sihirli bir ödül olmadığını biliyordu. Yusuf Efendi ona, “Asıl ışık, insanın kalbinde doğar,” dedi. “Şükür, sabır ve güzel niyet birleşince en karanlık iş bile aydınlanır.”
Bir süre sonra sandık, köyün ortak emanetine dönüştü. İnsanlar içine ihtiyaç sahipleri için yiyecek, kıyafet ve mektuplar bırakmaya başladı. Kimse kimin yardım ettiğini araştırmadı; herkes iyiliğin sessizce büyümesine izin verdi. Aras ise her sabah duasını edip elinden gelen güzel işi yapmaya devam etti.
Yıllar sonra sandık hâlâ Gülpınar’da duruyordu. Yıldız tozu artık görünmüyordu; çünkü sandığın ışığı, onu kullanan insanların davranışlarına karışmıştı. Aras, dut ağacının altında oturup çocuklara ilk cümleyi okudu: “Emanet, sahibine ulaşınca kalp huzur bulur.” Sonra ekledi: “Bazen emanet bir eşya, bazen bir söz, bazen de bize verilen iyilik yapma fırsatıdır. Onu doğru yere ulaştırırsak hem dünya güzelleşir hem de gönlümüz huzurla dolar.”




