Yelda’nın Cebine Sığan Kocaman İyilik

Çınaraltı Köyü’nde her sabah, güneş tepelerin ardından görünmeden önce küçük bir çan çalardı. Bu çanın sesi duyulunca fırıncılar ekmeklerini çıkarır, kuşlar neşeyle öter, çocuklar da okula giderdi. Köylüler bu çana İyilik Çanı derdi. Çünkü çan her çaldığında herkes o gün birine yardım etmeyi hatırlardı.
Bir sabah köy sessizliğe uyandı. Çanın ipi yerindeydi ama çanın kendisi yoktu. Meydandaki taş kaidenin üzerinde yalnızca yuvarlak bir toz izi kalmıştı.
Yelda, cebinde hep küçük şeyler taşıyan meraklı bir çocuktu. Bir düğme, üç renkli boncuk, kıvrılmış bir yaprak ve ne zaman nereden geldiğini bilmediği minicik bir tüy… Köylüler çanı aramaya koyulurken Yelda da cebindeki eşyaları yokladı.
“Belki çan, büyük adımlarla değil, küçük izlerle bulunur,” dedi.
Önce meydandaki taşlara baktı. Toz izinin yanında gümüş renkli bir çizgi uzanıyordu. Çizgi, çeşmeye kadar gidiyor, sonra birden kayboluyordu. Yelda çeşmenin kenarına eğilince suyun içinde ters dönmüş bir yaprak gördü. Yaprağın üzerinde minik bir çan resmi vardı.
“Bu bir işaret olmalı,” diye düşündü.
Yaprağı cebine koydu ve çeşmenin arkasındaki dar patikaya ilerledi. Patikanın sonunda, elindeki sepeti taşımakta zorlanan yaşlı bahçıvan Rauf Dede’yi gördü. Sepette rengârenk tohumlar vardı.
“Rauf Dede, istersen sepetini birlikte taşıyalım,” dedi Yelda.
Yolda ilerlerken sepetin kenarından düşen tohumları tek tek topladılar. Rauf Dede gülümseyerek bir avuç tohumu Yelda’ya verdi.
“İyilik de tohum gibidir,” dedi. “Bir yere bırakırsın, nerede filizleneceğini bilemezsin.”
Yelda tohumları cebine koyduğu anda uzaktan hafif bir ting sesi geldi. Ses, köyün dışındaki eski değirmenden geliyordu.
Değirmenin kapısı kapalıydı. Yelda kapının önünde, kanadı incinmiş bir kırlangıç buldu. Kırlangıç uçamıyor, kanadını ürkekçe oynatıyordu. Yelda onu avuçlarına almak yerine Rauf Dede’nin sepetinden yumuşak bir yaprak aldı ve kuşun yanına bıraktı. Kırlangıç yaprağın üzerine oturdu. Sonra Yelda, köyün şifacısı Leman Nine’yi çağırmak için koştu.
Leman Nine gelip kırlangıcın kanadını sardı. Kırlangıç biraz dinlendikten sonra değirmenin penceresine sıçradı. Tam o sırada değirmenin içinden bir kez daha çan sesi duyuldu.
Yelda kapıyı itti. İçeride eski un çuvallarının arasında, ipine dolanmış küçük bir çan duruyordu. Meğer gece çıkan rüzgâr, çanı kaidesinden söküp değirmene kadar yuvarlamıştı. Çan da bir çuvalın ipine takılıp kalmıştı.
Çanın Gerçek Sırrı
Yelda çanı alıp köye döndü. Herkes sevinçle meydanda toplandı. Ancak çan kaideye yerleştirilince beklenen ses çıkmadı. Yelda ipi çekti, Rauf Dede tokmağı düzeltti, Leman Nine çanın kenarını sildi. Yine de çan sessiz kaldı.
Köylüler şaşkınlıkla birbirlerine baktı. O sırada Yelda cebinden yaprağı ve tohumları çıkardı. Kırlangıç da meydanın üstünde bir tur attı.
“Belki çan, iyilik hatırlatılmadan önce iyiliğin kendisini bekliyordur,” dedi Yelda.
Rauf Dede hemen meydanın boş köşesine tohum ekti. Leman Nine, kırlangıç için küçük bir yuva hazırladı. Fırıncı, ekmeklerini komşularıyla paylaştı. Çocuklar çeşmenin çevresindeki taşları temizledi. Herkes bir iyilik yaptı.
Sonra Yelda ipin ucunu çekti.
Bu kez çan öyle güzel çaldı ki sesi köyün evlerinden, bahçelerinden ve tepelerinden geçip gökyüzüne yükseldi. Çınaraltı Köyü’nde o günden sonra çan yalnızca sabahları değil, biri içtenlikle yardım ettiğinde de çalmaya başladı.
Yelda ise cebinde üç tohum, kıvrılmış bir yaprak ve küçük bir tüy taşıdı. Çünkü artık biliyordu: İyilik bazen avuç içine sığacak kadar küçük başlar, fakat doğru kalplerde kocaman bir neşeye dönüşür.
O akşam köyün çocukları, yeni öğrendikleri bu güzel sırrı paylaşmak için sessizce yan yana oturdular. Masalları oku diyen herkese de aynı cümleyi anlattılar: Bir masalın en güzel sonu, onun gerçek hayatta iyiliğe dönüşmesidir.




