Yel Değirmeninin Cebindeki Küçük Şehir

Çınarova’nın kıyısında, yıllardır dönmeyen büyük bir yel değirmeni dururdu. Kanatları gökyüzüne uzanır, gövdesindeki tahta tahtalar güneş vurdukça bal rengine bürünürdü. Köy çocukları değirmene yaklaşmayı severdi ama kimse içeri girmeye cesaret edemezdi. Çünkü değirmenin cebinde, yalnızca çok dikkatli bakanların görebileceği bir şehir yaşadığı söylenirdi.
On bir yaşındaki Mina, çevresindeki küçük ayrıntıları fark etmeyi çok severdi. Bir sabah değirmenin önünden geçerken tahta duvarda parlayan minicik bir düğme gördü. Düğmeye dokununca duvarda yuvarlak bir kapı açıldı. Kapının ardında, avuç içi kadar evleri, ipten köprüleri ve susam tanesi büyüklüğünde ağaçları olan bir şehir duruyordu.
Mina şaşkınlıkla eğildi. Şehrin sokaklarında telaşla koşuşan insanlar vardı. Kimisinin elinde boş bir kavanoz, kimisinin sırtında katlanmış bir merdiven bulunuyordu. Şehrin en uzun binasının önünde yaşlı bir kadın bekliyordu. Başında mavi bir başlık, elinde de gümüş renkli bir cetvel vardı.
Ben Çizgi Nine’yim, dedi kadın. Bu şehirdeki yolları, evleri ve meydanları ben düzenlerim. Fakat bugün şehrimizin neşesini taşıyan Sarı Zil kayboldu. Zil çalmayınca herkes ne yapacağını şaşırdı.
Mina, şehrin ortasındaki boş kuleye baktı. Kulede gerçekten de küçük bir zilin asılı olması gereken yerde yalnızca ince bir ip sallanıyordu. Çizgi Nine, zilin kaybolmadan önce üç ses çıkardığını anlattı: bir kaşık şıngırtısı, bir dere şırıltısı ve uzaklardan gelen bir kahkaha. Bu sesler, zilin nereye gittiğini gösterecek ipuçları olabilirdi.
Mina, köyden getirdiği tahta kaşığı cebinden çıkardı. Şehrin dar sokaklarında yürürken kaşığı hafifçe salladı. İlk ses, değirmenin içindeki eski un sandığından geldi. Sandığın kapağını açınca içeride parıldayan minicik bir su damlası buldular. Damla, duvarda mavi bir ok oluşturdu.
Ok onları değirmenin arka tarafındaki taş oluğa götürdü. Eskiden yağmur sularını taşıyan oluk şimdi kuru görünüyordu. Mina, avucundaki damlayı oluğa bırakınca incecik bir dere yolu oluştu. Yol, değirmenin altındaki yuvarlak bir deliğe kadar uzandı. Deliğin içinden ise çocukların gülüşüne benzeyen tatlı bir ses geldi.
Mina’nın yanında Çizgi Nine ve şehirden iki küçük kardeş, Pera ile Tufan vardı. Hep birlikte deliğe girdiler. İçeride, eski iplik makaralarının arasına saklanmış Sarı Zil’i gördüler. Zil, yumuşak yosunlardan yapılmış bir yuvanın içinde duruyordu. Onu oraya taşıyan, gülmeyi çok seven minik bir kirpi olan Pofuduk’tu.
Pofuduk başını eğerek zilin sesini özlediğini söyledi. Şehir halkı onu fark etmediği için kendini yalnız hissetmişti. Mina, kimsenin dışarıda bırakılmaması gerektiğini anlattı. Çizgi Nine de Pofuduk’a şehrin yollarında görev vermeyi önerdi. Pofuduk, kaybolan eşyaları bulacak ve her akşam meydana küçük neşe notları bırakacaktı.
Sarı Zil yerine asılınca önce tek bir kez çaldı. Bu ses, değirmenin bütün ceplerini titretti. Sonra ikinci kez çaldığında evlerin pencereleri açıldı; üçüncü kez çaldığında meydanda şarkılar başladı. Mina, Pera ve Tufan el ele tutuşup dans ettiler. Pofuduk ise bulduğu renkli bir düğmeyi meydana armağan etti.
O günden sonra Mina, her hafta değirmeni ziyaret etti. Şehir halkı ona küçücük bir kapı anahtarı verdi. Anahtar, yalnızca iyilikle dokunulduğunda çalışıyordu. Çınarova’da biri üzülse, Mina o anahtarı avucunda tutuyor ve değirmenin cebindeki dostlarından yeni bir neşe fikri getiriyordu. Böylece büyük dünyanın ortasında küçücük bir şehir, herkese fark edilmenin ve paylaşmanın ne kadar güzel olduğunu anlatmaya devam etti.




