Lalın Fısıldayan Taşlarla Kurduğu Köprü

Uzaklarda, haritalarda adı bulunmayan küçük bir vadide, taş evleriyle tanınan Salkımköy yaşardı. Köyün ortasından geçen dere, yazın incecik bir kurdele gibi akardı; fakat her ilkbaharda karlar eriyince kabarır, köyü iki yakaya ayırırdı. İnsanlar karşıya geçmek için uzun bir yoldan dolaşmak zorunda kalırdı.
Salkımköy’de Lal adında meraklı bir çocuk yaşardı. Lal, diğer çocuklar gibi koşup oynamayı severdi ama en çok da çevresindeki sesleri dinlerdi. Çatıda uyuklayan serçelerin kanat çırpışını, fırından çıkan ekmeğin çıtırtısını, hatta yağmur damlalarının farklı çatılara düşerken çıkardığı küçük ezgileri bile birbirinden ayırabilirdi.
Bir gün Lal, dere kıyısında parlayan yuvarlak bir taş buldu. Taşı eline alınca içinden ince bir ses yükseldi:
“Beni doğru yere koyarsan yol açılır.”
Lal şaşkınlıkla taşı yere bıraktı. Ses kesildi. Yeniden eline alınca aynı cümleyi duydu. Hemen köyün yaşlı taş ustası Suna Nine’ye koştu. Suna Nine taşı uzun uzun inceledi ve gülümsedi.
“Bu, dere taşlarından biri değil,” dedi. “Bunlara yıllar önce Vadinin Dinleyicileri denirmiş. Her taş, kendisine dokunan kişinin niyetini anlar. Ancak taşları yan yana dizmek yetmez. Onlara doğru soruyu sormak gerekir.”
Lal, “Doğru soru nedir?” diye sordu.
Suna Nine, “Bunu yalnızca sabırla dinleyen biri bulabilir,” diye cevap verdi.
Ertesi sabah Lal dere boyunca yürümeye başladı. Çalılıkların arasında ikinci taşı, söğüt ağacının kökleri altında üçüncüyü buldu. Her biri farklı bir ses çıkarıyordu. Biri hafifçe tınlıyor, biri minik bir kuş gibi ötüyor, biri de sanki uzak bir kapıya vuruluyormuş gibi yankılanıyordu.
Lal taşları gelişigüzel dizmek yerine seslerini dinledi. Tınlayan taşı derenin sığ yerine, kuş gibi öteni onun yanına, kapı sesi çıkaranı da karşı kıyıya yakın bir yere koydu. Fakat taşlar arasında boşluklar kaldı. İnsanlar yine geçemedi.
Köyün bazı büyükleri, “Bu iş olmayacak,” diyerek uzaklaştı. Birkaç çocuk ise Lal’la kalıp taş aramaya yardım etti. Kimi yosunların arasına baktı, kimi dere kenarındaki kumları elleriyle eledi. En küçük çocuklardan Noya, suyun içinde değil, kıyıdaki kuru yaprakların altında bir taş buldu. Taş, diğerlerinden farklı olarak hiç ses çıkarmıyordu.
Lal onu kulağına yaklaştırdı. Uzun süre bekledi. Sonunda çok derinden gelen bir fısıltı duydu:
“Beni dinlemek için herkesin susması gerekir.”
Çocuklar birbirlerine baktı. Hep birlikte sustular. Dere, kuşlar ve rüzgâr sanki aynı anda beklemeye başladı. Lal kuru taşı, iki taş arasındaki boşluğa yerleştirdi. O anda bütün taşlar titreşti. Önce ince bir melodi duyuldu, ardından suyun üzerinde gümüş renkli çizgiler belirdi. Çizgiler birbirine bağlanarak sağlam, düz bir yol oluşturdu.
Bu yol bir köprü değildi; taşların üzerinde parlayan ışıklı basamaklardan oluşuyordu. Her basamak, üzerinden geçen kişinin güzel bir niyetini duyunca biraz daha güçleniyordu.
İlk olarak Suna Nine geçti. “Bu yol, köyümüzde kimse yalnız kalmasın diye kullanılsın,” dedi. Basamaklar ışıldadı. Sonra fırıncı, “Emeğimizi paylaşalım,” diye ekledi. Çocuklar da “Birbirimizi dinleyelim,” diye seslendi. Köprü daha da sağlamlaştı.
O günden sonra Salkımköy’de dere artık insanları ayıran bir sınır olmadı. Her mevsim herkes bu yolu birlikte onardı; çünkü taşlar, yalnızca iyi sözlerle değil, yapılan güzel işlerle de parlıyordu. Lal ise köyün resmî köprü bekçisi ilan edilmedi. Bunun yerine herkes, köprünün bekçisinin ortak iyilik olduğunu öğrendi.
Yıllar sonra başka vadilerden gelen çocuklar Salkımköy’ü ziyaret ettiğinde, Lal onlara taşları gösterirdi. Her masal örneği gibi bu hikâyenin de akılda kalan bir sırrı vardı: Bazen yol bulmak için uzağa bakmak gerekmez; önce yanındaki sesi gerçekten duymak yeter.




