Güzel Masallar

Rüzgârın Sakladığı Gümüş Düğme

Uzak tepelerin ardında, rüzgârın her sabah başka bir ezgi çaldığı Küçükçınar adında bir kasaba vardı. Kasabanın çatılarında dönen minik değirmenler, bahçelerdeki yaprakları dans ettirir; fırıncıların sıcak ekmek kokusunu ev ev taşırdı. Bu kasabada Liva adında, meraklı ve dikkatli bir çocuk yaşardı. Liva, herkesin fark etmediği küçük sesleri duyardı: Bir taşın yuvarlanırken çıkardığı tıkırtıyı, karıncaların kuru otlar arasındaki telaşını, hatta yaşlı saatin yorulmuş tik taklarını bile.

Bir sabah Küçükçınar bambaşka bir sessizliğe uyandı. Değirmenler dönmüyor, çamaşırlar iplerde kıpırdamıyor, fırının bacasından yükselen duman bile gökyüzünde hareketsiz duruyordu. Rüzgâr kaybolmuştu. Kasabalılar meydanda toplanıp birbirlerine baktılar. Kimi rüzgârın dağlara gittiğini, kimi denizin onu çağırdığını söyledi. O sırada Liva, çeşmenin yanında yerde parlayan küçük bir şey gördü. Bu, üzerinde ince bir yıldız işareti bulunan gümüş bir düğmeydi.

Düğmeyi avucuna aldığı anda çok hafif bir fısıltı duydu: “Beni yerine götürmeden hiçbir ezgi tamamlanamaz.” Liva şaşırdı ama korkmadı. Kasabanın en yaşlı dokumacısı Nergis Nine’ye gitti. Nergis Nine düğmeye uzun uzun baktı ve “Bu, Rüzgâr Terzisi’nin pelerinden kopmuş olmalı,” dedi. “Yıllar önce tepelerin ardındaki Çınar Geçidi’nde yaşayan bu terzi, insanların birbirini dinlemediği günlerde rüzgârı bir süre dinlendirirmiş. Belki de şimdi yine aynı şey olmuştur.”

Liva yola çıkmak için küçük çantasına bir elma, bir parça çörek ve yün bir atkı koydu. Kasabanın dışına vardığında, yol kenarında kanadı incinmiş bir kırlangıç gördü. Kuş uçamadığı için üzgündü. Liva kendi atkısından ince bir parça söküp onun kanadını nazikçe sardı. Kırlangıç teşekkür etmek için gagasıyla yerdeki kuru yaprakları araladı ve altından gümüş düğmeyle aynı yıldız işaretini taşıyan bir iplik çıkardı.

İplik, Liva’yı önce taş köprünün altındaki yaşlı kaplumbağaya götürdü. Kaplumbağa, geçidin yolunu biliyordu ama yıllardır kimse onu dinlememişti. Liva sabırla yanına oturup anlattıklarını dinledi. Kaplumbağa, “Çınar Geçidi’ne giden yol, üç sesin birleştiği yerde başlar: suyun şırıltısı, taşın tıkırtısı ve kalbin iyilik için attığı ses,” dedi. Sonra kabuğunun altından küçük bir tahta kaşık çıkardı. “Bunu suya vur. Fakat yalnızca çevrendekiler de sesine katılırsa yol görünecek.”

Liva ilerlerken önüne berrak bir dere çıktı. Tahta kaşığı suya vurdu. Tık, tık, tık… Dere hafifçe şırıldadı. Az ileride yuvarlak bir taş bulup onu da kaşığa değdirdi. Taşın sesi dereye karıştı. Liva üçüncü sesi ararken kendi kalbinin acele ettiğini fark etti. Derin bir nefes aldı ve yolda karşılaştığı canlılara yardım etmeyi düşündü. O anda çalılıktaki cılız bir böceğin kanat çırpışını duydu. Üç ses birleşince derenin üstünde yapraklardan bir yol belirdi.

Yaprak yolun sonunda, dalları gökyüzüne uzanan kocaman bir çınar vardı. Çınarın altında Rüzgâr Terzisi oturuyor, rengârenk kumaşlardan uzun bir pelerin dikiyordu. Fakat pelerinin ortasında büyük bir boşluk bulunuyordu. Liva gümüş düğmeyi uzattı. Terzi düğmeyi aldı, sonra başını üzgünce salladı.

“Düğme bulundu, ama pelerin yine de tamamlanmadı,” dedi. “Çünkü rüzgâr yalnızca kumaşla değil, insanların birbirini gerçekten dinlemesiyle güçlenir. Küçükçınar’da herkes kendi sesini büyütmüş, başkasının sözünü küçültmüş. Rüzgâr da hangi şarkıyı taşıyacağını şaşırmış.”

Liva kasabaya döner dönmez meydanda bir toplantı düzenledi. Önce fırıncı konuştu, sonra değirmenci, bahçıvan ve çocuklar. Bu kez kimse söz kesmedi. Herkes duyduğu sıkıntıyı, özlediği sesi ve başkalarına sunabileceği yardımı anlattı. Fırıncı değirmenciye her sabah un taşıyacağını, değirmenci bahçıvana su çarkını onaracağını, çocuklar da yaşlıların alışverişine yardım edeceğini söyledi.

Son kişi de sözünü bitirince gümüş düğme gökyüzüne yükseldi. Uzak tepelerden serin bir esinti geldi; önce usulca, sonra neşeli bir şarkıyla kasabanın sokaklarında dolaştı. Değirmenler dönmeye, çamaşırlar dans etmeye başladı. Rüzgâr, Liva’nın saçlarını okşarken bir avuç parlak ipliği meydandaki ağaca bıraktı.

O günden sonra Küçükçınar’da her akşam “Dinleme Saati” yapıldı. İnsanlar konuşan kişiye bakıyor, sözünü tamamlamasını bekliyor, duyduklarını kalplerinde tartıyordu. Liva ise gümüş düğmeyi kasabanın toplantı salonuna astı. Çünkü herkes şunu öğrenmişti: En güzel masallar, yalnızca sihirli şeylerle değil, birbirine kulak veren kalplerle yazılır.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu