Uyuyan Saatin Mavi Tıkırtısı

Gümüşpınar kasabasında her sabah aynı saatte, meydandaki büyük saat üç kez çalardı. Saatin sesi duyulur duyulmaz fırıncılar ekmeklerini çıkarır, çocuklar okula gider, kuşlar çeşmenin başında şarkı söylerdi. Fakat bir salı sabahı saat, tam yediyi gösterecekken sustu. Akrep ile yelkovan birbirine yaslandı ve meydanın üzerine sessiz, şaşkın bir hava çöktü.
Yedi yaşındaki Ece, elindeki kırmızı kurdeleyi saçına bağlayıp saat kulesine baktı. Saatin camının ardında minicik, mavi bir ışık yanıp sönüyordu. Kimse o ışığı fark etmese de Ece, sanki içeriden gelen çok ince bir tıkırtı duydu.
“Tıkır, tıkır… Bir şey unutuldu,” diyordu ses.
Ece, kuleye çıkan taş basamakları ikişer ikişer tırmandı. En üstte, saatin arkasında yuvarlak bir kapak buldu. Kapağın üzerinde şu cümle yazıyordu: Vakit, yalnızca herkes kendi payını hatırlarsa ilerler.
Kasabanın Eksilen Dakikası
Ece önce cümleyi anlayamadı. Sonra meydanda dolaşıp insanları dinlemeye başladı. Fırıncı Rıza Usta, o gün komşusuna ayırdığı ekmeği vermeyi unutmuştu. Terzi Necla Hanım, yaşlı komşusu Saniye Teyze’nin sökük düğmesini dikmeye vakit bulamamıştı. Bahçıvan Cemil ise okulun önündeki susuz çiçeklere bakıp sonra ilgilenirim demişti. Herkesin yapacağı küçük bir iyilik vardı, ama telaş içinde bu iyilikler akıllardan uçup gitmişti.
Ece, saat kulesinden aldığı mavi ışığı küçük bir kavanoza koymadı; çünkü ışığın kapalı kalınca sönükleştiğini fark etmişti. Onun yerine ışığı avuçlarının arasında koruyarak önce fırına gitti.
“Rıza Usta, komşunuzun ekmeği burada bekliyor olabilir,” dedi.
Rıza Usta alnına hafifçe vurdu. Taze ekmeği kâğıda sarıp yaşlı Saniye Teyze’nin evine götürdü. Tam o anda kavanozda olmayan mavi ışık biraz parladı ve kuleden tek bir küçük tıkırtı geldi.
Necla Hanım da iğnesini, ipliğini alıp Saniye Teyze’nin kapısını çaldı. Düğmeyi dikmek yalnızca birkaç dakika sürdü. Saniye Teyze, teşekkür etmek için ona sıcak çörek verdi. Meydandaki saat bu kez iki kez tıkladı.
Paylaşılan Zamanın Sırrı
Ece, kasabanın her köşesine koştu. Cemil, okulun önündeki çiçekleri suladı. Çocuklar çeşmenin çevresine saçılan kâğıtları topladı. Balıkçı Orhan, ağını onarırken küçük çırağına sabırla nasıl düğüm atılacağını gösterdi. Her iyilik yapıldığında saatin içinden bir ses yükseliyordu: tık, tık, tık.
Fakat saat hâlâ çalışmıyordu. Akrep yediyi, yelkovan on ikiyi gösteriyordu. Ece bu kez herkesin yaptığı iyilikleri düşünerek meydanın ortasına oturdu. Bir şey eksikti. İnsanlar birbirlerine yardım etmişti, ama hiç kimse kendi zamanını gerçekten paylaşmamıştı.
Ece o gün okulda hazırladığı resimli ödevi bitirmeye yetişememişti. Eve dönüp resmi tamamlamak yerine, meydandaki küçük çocuklara masal okumaya karar verdi. Çocuklar etrafına oturdu. Ece, deniz kıyısında yaşayan meraklı bir kirpinin öyküsünü anlattı. Masal bitince çocuklar neşeyle alkışladı.
O sırada saat kulesinden gökyüzüne mavi bir ışık yükseldi. Işık, kasabanın bütün pencerelerine değip geri döndü. Kapağın üzerindeki yazı değişti: Paylaşılan vakit, çoğalır.
Akrep önce hafifçe kıpırdadı. Ardından yelkovan döndü ve saat üç kez çaldı. Sesi öylesine berraktı ki uzaktaki tepelerdeki kuşlar bile ona eşlik etti. Kasaba yeniden hareketlendi, fakat o günden sonra hiç kimse zamanı yalnızca kendisi için saklamadı.
Ece ise saat kulesinin anahtarını yanında taşımaya başladı. Her sabah kuleye çıkıp saati kurdu. Saat her çalıştığında mavi ışık kısa bir an parlıyor, sonra görünmez oluyordu. Çünkü Gümüşpınar halkı artık biliyordu: Birine ayrılan küçücük bir an, koca bir günü güzelleştirebilirdi.




