Fener Tepesindeki Paylaşım Şarkısı

Yüksek tepelerin arasına kurulmuş Renkliçatı Köyü’nde herkesin bildiği bir yer vardı: Fener Tepesi. Tepenin doruğunda, geceleri bütün köye ışık saçan eski bir fener dururdu. Bu fener yalnızca yolu aydınlatmaz, köyde yaşayanların neşesini de artırırdı. Işığı parladığında insanlar birbirlerine daha kolay yardım eder, çocuklar oyunlarını kahkahalarla sürdürürdü.
Bir sabah fenerin ışığı titremeye başladı. Önce küçücük bir parıltıya, sonra incecik bir çizgiye dönüştü. Köyün büyükleri fenerin içindeki Uyum Kristalinin zayıfladığını söyledi. Kristal, ancak farklı yeteneklere sahip üç kişinin birlikte hazırladığı özel bir şarkıyla yeniden parlayabilirdi.
Bu göreve üç çocuk gönüllü oldu. İpek, sesleri çok iyi duyar ve en küçük tınıyı bile ayırt edebilirdi. Baran, elleriyle tahta, taş ve ipten harika düzenekler kurardı. Yaprak ise doğadaki ritimleri hisseder, kuşların kanat çırpışından yağmurun damlalarına kadar her şeyden ezgi çıkarırdı.
Üç arkadaş, fenerin yanına çıktıklarında yaşlı bekçi onlara şöyle dedi: “Kristal, tek bir kişinin en güzel sesini değil, üç kalbin birbirini dinlemesini bekler. Biriniz diğerlerini susturursa ışık daha da küçülür.”
İpek hemen şarkının ilk bölümünü söylemeye başladı. Sesi berrak ve güçlüydü. Baran, onun sesine uygun bir tahta çan düzeneği kurdu. Yaprak da otların arasından topladığı kuru tohumları küçük kabuklara doldurarak ritim hazırladı. Fakat kısa süre sonra herkes kendi fikrinin daha iyi olduğunu düşünmeye başladı.
“Şarkının en önemli bölümü benim sesim olmalı,” dedi İpek. “Çünkü kristal ezgiyi duyacak.”
Baran kaşlarını çattı. “Düzenek olmadan sesin fenerin içine ulaşamaz.”
Yaprak ise tohum kabuklarını elinde salladı. “Ritim olmazsa ezgi yürüyemez. Bence önce beni dinlemelisiniz.”
Üçü de aynı anda konuşunca ortaya yalnızca karışık bir gürültü çıktı. Uyum Kristali biraz daha soldu. Fenerin ışığı, köyün damlarına ulaşamayacak kadar küçüldü.
Çocuklar sessizce tepenin kenarına oturdu. Aşağıda Renkliçatı Köyü gri bir gölgeye benziyordu. O sırada İpek, küçük bir serçenin tek başına ötmeye çalıştığını fark etti. Serçe bir süre sonra susup yanındaki arkadaşının sesini bekledi. İkinci serçe ötünce ikisi aynı ezgide buluştu; üçüncü serçe de kanatlarını çırparak onlara katıldı.
Yaprak gülümsedi. “Serçelerden biri diğerlerinden daha güzel ötmek için uğraşmıyor,” dedi. “Birbirlerinin sesine yer açıyorlar.”
Baran yaptığı düzeneğe baktı. “Ben de çanları çok sık yerleştirmişim. Her ses aynı anda çıkınca hiçbirini duyamadık.”
İpek arkadaşlarının elini tuttu. “Öyleyse şarkıyı birlikte kuralım. Önce birimiz başlayalım, sonra diğerleri ona cevap versin.”
Bu kez İpek tek bir yumuşak nota söyledi. Yaprak, o notayı rüzgârın yapraklarda çıkardığı sesle karşıladı. Baran, iplerle bağladığı tahta çanları tam zamanında hareket ettirdi. Sonra sıra yeniden İpek’e geldi. Ezgi büyüdükçe üç arkadaş birbirlerinin nefesini, adımlarını ve sessizliklerini dinlemeyi öğrendi.
Bir anda Uyum Kristali’nin içinden altın renkli bir ışık yükseldi. Fener, önce yıldız gibi parladı; ardından bütün tepeyi aydınlattı. Işık köyün pencerelerine, bahçelerine ve sokaklarına yayıldı. Aşağıdaki insanlar sevinçle dışarı çıktı. Ancak bu defa fener yalnızca eski parlaklığına dönmemişti. Işığın içinde üç ayrı rengin birbirine karıştığı görülüyordu.
Yaşlı bekçi çocuklara, “Kristal sizin en iyi olduğunuz şeyi değil, birlikte başardığınız şeyi hatırladı,” dedi. “Arkadaşlık, herkesin aynı olması değildir. Farklı seslerin birbirini duymasıdır.”
O günden sonra İpek, Baran ve Yaprak her hafta Fener Tepesi’nde buluştu. Bazen yeni şarkılar söylediler, bazen de yalnızca sessizce oturup rüzgârı dinlediler. Köyde bir sorun çıktığında herkes onların yanına koştu; çünkü üç arkadaş, bir işi paylaşmanın yalnızca yükü azaltmadığını, sevincin de çoğalmasını sağladığını biliyordu.
Fener ise her gece ışık saçmaya devam etti. Fakat en parlak olduğu geceler, üç arkadaşın aynı ezgide buluştuğu gecelerdi.

