Yelesine Konan Sessiz Sabah

Güneş, Ketenova Vadisi’nin üzerine bal rengi bir ışık serperken Aslan Badem gözlerini açtı. Badem’in yelesi, sabah rüzgârında ağır ağır dalgalanırdı. Her gün vadideki canlıları selamlamak için neşeli bir kükreme gönderirdi. Bu kükreme yankılanınca tavşanlar oyunlarına başlar, kaplumbağalar başlarını yuvalarından çıkarır, sincaplar meşe palamudu toplamaya koyulurdu.
Fakat o sabah Badem ağzını açtığında hiç ses çıkmadı. Kükremesi, sanki görünmez bir mendile sarılıp uzaklara götürülmüştü. Önce şaşırdı, sonra bir kez daha denedi. Yine sessizlik oldu. Vadideki kuşlar sustu, dere kıyısındaki kurbağalar birbirine baktı. Badem, sesini kaybettiği için üzülse de kimseyi telaşlandırmamaya çalışarak yola koyuldu.
İlk olarak, çam ağaçlarının altında yaşayan Bilge Kaplumbağa Sedef’e gitti. Sedef, başını yavaşça kaldırıp Badem’in yüzüne baktı. “Sesini bulmak istiyorsan önce seslerin nerede saklandığını anlamalısın,” dedi. “Bugün vadide herkesin ne söylediğini değil, ne anlatmak istediğini dinle.” Badem bu sözleri biraz tuhaf buldu, ama teşekkür edip yoluna devam etti.
Bir süre sonra kuru otların arasında telaşla dolaşan üç fare gördü. Fareler, yağmurdan önce yuvalarına taşıdıkları tohum çuvallarından birini bulamıyordu. Badem hemen yardım etmek için pençelerini uzattı. Tam aramaya başlayacakken farelerin incecik seslerini dikkatle dinledi. Seslerden biri, “Toprağın altında değil, taşın gölgesinde,” diyordu. Badem etrafına baktı ve büyük kayanın arkasındaki çuvalı buldu. Fareler sevinçle kuyruklarını salladı.
Daha sonra göl kıyısında, kanadındaki küçük tüyü düzeltmeye çalışan bir turna gördü. Turna, uzaklardaki sazlıkta yavrularının kendisini beklediğini anlatmaya çalışıyordu. Badem onu korkutmamak için sessizce oturdu. Turnanın kanadını açıp kapamasını, başını sazlığa çevirmesini izledi. Sonra gölün karşı kıyısındaki dar patikayı gösterdi. Turna, Badem’in ne demek istediğini anlayıp doğru yöne uçtu.
Öğleye doğru Badem, vadinin ortasındaki yuvarlak tepeye ulaştı. Orada herkesin fark etmediği bir şey gördü: Çiçeklerin başları eğilmiş, dere suyu ince bir çizgiye dönüşmüş, arılar çiçekten çiçeğe konmadan havada bekliyordu. Badem, Sedef’in sözlerini hatırladı. Sessizce çevresini dinledi. Önce rüzgârın hışırtısını, sonra taşların arasından gelen hafif tıkırtıyı duydu.
Tıkırtının peşinden gidince, derenin önünü kapatan küçük bir toprak yığını buldu. Gece yağan yağmur, tepeden kopan toprağı dere yatağına sürüklemişti. Su, minik bir yol arıyor ama bulamıyordu. Badem pençeleriyle toprağı kenara itti. Tavşanlar, fareler ve sincaplar da yardıma koştu. Birlikte çalışınca su yeniden akmaya başladı. Dere, güneş ışığında gümüş bir kurdele gibi kıvrılarak çiçeklerin arasından geçti.
O anda vadideki tüm canlılar sevinçle ses çıkardı. Kuşlar öttü, kurbağalar vakladı, arılar vızıldadı. Badem de içinden yükselen sıcaklığı hissetti. Ağzını açtığında bu kez güçlü bir kükreme değil, yumuşak ve berrak bir ses duyuldu. Sesi tepenin çevresinde dolaştı, ama kimseyi ürkütmedi. Sanki “Buradayım, sizi duyuyorum,” diyordu.
Akşam olunca Badem, vadinin en geniş çınarının altında küçük bir toplantı yaptı. Her canlı sırayla o gün neye ihtiyaç duyduğunu anlattı. Badem hiç araya girmedi; başını eğerek, gözlerini canlıların üzerinde tutarak dinledi. Sonra Sedef gülümseyip, “Sesin aslında hiç kaybolmamıştı. Onu dinlemenin altında buldun,” dedi.
O günden sonra Badem’in kükremesi Ketenova Vadisi’nde yine duyuldu, ama artık her sabah hemen konuşmazdı. Önce rüzgârı, dereyi ve dostlarının küçük işaretlerini dinlerdi. Çünkü aslan masalları arasında anlatılan en güzel derslerden biri vadide onunla birlikte büyümüştü: Gerçek güç, herkesin seni duymasını istemek değil, gerektiğinde herkesi duyabilmektir.




