Sessiz Renklerin Şarkı Söylediği Ülke

Uzak göklerin ardında, yalnızca dikkatle bakanların bulabildiği Lâlâra adında bir ülke vardı. Bu ülkede renkler, insanların güzel düşüncelerinden doğardı. Sevinç sarı kelebeklere, dostluk turkuaz nehirlere, merak ise mor kıvılcımlara dönüşürdü. Evlerin çatılarında pembe güneş çiçekleri açar, sokaklarda gezen renk kuşları çocukların dileklerini kanatlarında taşırdı.
Lâlâra’nın kenarındaki küçük bir kasabada Nora adında, her şeyi dinlemeyi seven bir çocuk yaşardı. Nora, yağmurun çatıya vuruşunu, taşların gece serinlerken çıkardığı çıtırtıyı ve karıncaların yaprak altındaki fısıltılarını bile duyabilirdi. Fakat bir sabah uyandığında ülkenin bütün renklerinin solduğunu gördü. Nehirler cam gibi renksiz, çiçekler bembeyaz, renk kuşları da gri olmuştu.
Kasabanın ortasındaki eski çeşmenin üzerinde duran küçük bir levhada şu cümle yazıyordu: “Renkler, onları arayanlara değil, onları paylaşanlara geri döner.” Nora bu sözün ne anlama geldiğini düşünürken, çeşmenin içinden minicik bir ses yükseldi. Bu, avuç içine sığan, başında yaprak biçimli bir şapka taşıyan bir varlıktı. Adı Piriç’ti ve Lâlâra’nın Renk Bekçisi olduğunu söyledi.
“Renklerin kaynağı olan Gökkuşağı Tohumu çatladı,” dedi Piriç. “Tohumun içindeki yedi ışık, ülkenin farklı yerlerine dağıldı. Onları bulup yeniden bir araya getirecek kişi, yalnızca kendisi için istemeyen biri olmalı.”
Nora hemen yola koyuldu. İlk ışığın, susuz kalan bir değirmenin yanında olduğunu öğrendi. Değirmenci, elindeki son suyu saklıyor, kimseyle paylaşmıyordu. Nora kendi matarasında kalan suyu değirmenin çarklarına döktü. Çarklar dönünce değirmen, mavi bir ışık çıkararak avucuna kondu. Değirmenci utanıp kuyusunu kasabadaki herkesle paylaşmaya söz verdi.
İkinci ışık, kaybolmuş seslerin bulunduğu Yankı Mağarası’ndaydı. Mağarada herkes aynı anda konuştuğu için hiçbir söz anlaşılmıyordu. Nora bağırmak yerine sessizce bekledi. Diğerleri de onu görünce susmayı denedi. Böylece mağaranın derinliklerinden gelen ince bir ninni duyuldu. Ninninin içinden turuncu ışık süzüldü.
Üçüncü ışık, Tepetaklak Orman’ın dallarında asılıydı. Ormanda yollar, yolcunun düşüncesine göre değişirdi. Nora korkup geri dönmek yerine, yanında yürüyen Piriç’in elini tuttu ve “Birlikte düşünürsek yolumuzu buluruz,” dedi. İkisi, akıllarına gelen güzel anıları anlattıkça ağaçlar doğru yolu gösterdi. Yeşil ışık, bir yaprağın damarlarından çıkarak onlara katıldı.
Geriye dört ışık kalmıştı. Nora, ışıkları bulmak için başkalarının yardımına ihtiyaç duyduğunu anladı. Bir örümceğin ördüğü gümüş ipten köprü geçti, uykulu bir kaplumbağaya şarkı söyleyip onu uyandırdı, küçük bir bulutun taşıdığı kar tanelerini susamış tohumların üzerine serpti. Her iyiliğin ardından başka bir ışık ortaya çıktı: pembe, beyaz, menekşe ve altın.
Yedi ışığı Gökkuşağı Tepesi’ne götürdüklerinde, çatlamış tohumun önünde büyük bir boşluk gördüler. Hiçbir ışık yerine oturmuyordu. Nora, “Belki de eksik olan şey bir renk değildir,” diye düşündü. Sonra yol boyunca karşılaştığı herkesin elinden tutmasını istedi. Değirmenci suyunu, mağara sakinleri sessizliklerini, orman ağaçları gölgelerini, kuşlar da şarkılarını getirdi.
Bu paylaşımın sıcaklığı, tohumun çatlaklarını yavaşça kapattı. İçinden öyle parlak bir ışık yükseldi ki, Lâlâra’nın bütün renkleri aynı anda geri döndü. Ancak bu kez renkler eskisinden farklıydı. Dostluğun turkuazına sabrın gümüşü, sevincin sarısına anlayışın yeşili karışmıştı.
Nora kasabasına döndüğünde herkes ondan büyük bir ödül bekledi. O ise yalnızca çeşmenin başına küçük bir tahta levha astı: “Güzellik, saklandıkça küçülür; paylaşıldıkça gökyüzüne dönüşür.” O günden sonra Lâlâra’da her çocuk, sahip olduğu güzel bir şeyi başkasına vermeyi öğrendi. Ülkenin renkleri de hiç solmadı; çünkü artık onları koruyan tek bir bekçi değil, birbirini dinleyen kocaman bir kalp vardı.




