Uykunun Kıyısındaki İnci Tramvay

Ay, denizin üzerine gümüş bir mendil serdiğinde, Çınaraltı kasabasında herkes yavaş yavaş uykuya hazırlanırdı. Pencerelerdeki ışıklar birer birer söner, kediler kapı önlerindeki minderlerine kıvrılır, rüzgâr bile dalların arasından usulca geçerdi. Yalnızca Mina henüz yatağına girmemişti. O gece, yastığının altında sakladığı küçük sedef düğmeyi avucunda tutuyor ve uzaklardan gelen ince bir çınlama dinliyordu.
Çınlama yeniden duyulunca Mina perdeyi araladı. Sokağın sonunda, daha önce hiç görmediği bir tramvay duruyordu. Gövdesi inci gibi parlıyor, pencerelerinde yıldız biçimli buğular dans ediyordu. Tekerlekleri raylara değmeden ilerliyor, her hareketinde yumuşacık bir ninni söylüyordu. Tramvayın önünde, mor bereli yaşlı bir kondüktör bekliyordu. Adı Poyraz’dı; fakat sesi fısıltıdan bile hafifti.
“Bu gece son seferimiz,” dedi Poyraz. “Uykuların kıyısında üç küçük dilek kayboldu. Onları bulamazsak kasabanın rüyaları sabaha kadar yolunu şaşıracak.”
Mina, sedef düğmeyi cebine koyup tramvaya bindi. İçeride koltuklar bulut yumuşaklığındaydı. Tavandan asılı lambalar, uyuyan ateş böcekleri gibi kısık kısık ışıldıyordu. Birinci durakta, gümüş yapraklı bir ağacın altında durdular. Poyraz, Mina’ya boş bir cam şişe verdi. Bu şişe, yalnızca iyi kalpli birinin duyabileceği sesleri içine alabiliyordu.
Ağaçların arasından bir ses geldi: “Yarın güzel bir gün olsun.” Mina, dileğin sesini dikkatle şişeye doldurdu. Şişenin içinde minicik bir güneş doğdu. Sonra tramvay yeniden hareket etti. Raylar, kasabanın üstünden yükselip bulutların arasına uzandı. Aşağıda çatılar, yorgan altındaki oyuncak evler gibi görünüyordu.
İkinci durakta, yuvarlak bir ay gölünün kıyısına vardılar. Burada küçük bir kirpi, dikenlerinin arasında parlayan mavi bir damla taşıyordu. Damla, bir çocuğun söylemeye çekindiği özür dileğiydi. Kirpi, dileği kaybetmemek için bütün gece gölün başında beklemişti.
Mina kirpinin yanına oturdu. Ona acele etmeden teşekkür etti ve damlayı avuçlarına aldı. Damla, sıcak bir ışığa dönüşerek şişeye süzüldü. Kirpi rahatlayınca burnunu havaya kaldırdı. Uzakta, bir bulutun üzerinde üç kez hapşıran yıldızları duyup gülümsedi.
Üçüncü dilek ise hiçbir yerde görünmüyordu. Tramvay, rüyaların sessiz bölgesine girdi. Burada renkler uyuyor, sesler yumuşak battaniyelere sarılıyordu. Mina gözlerini kapattı. Kalbinin içinde ince bir titreme hissetti. Bu, kimsenin duymadığı ama herkesin ihtiyaç duyduğu bir dilekti: “Beni anlayan biri olsun.”
Mina dileğin peşinden yürüdü. Önünde kapısı olmayan bir ev belirdi. İçeriden üzgün bir ninni yükseliyordu. Mina kapı aramak yerine duvarın yanına oturdu ve ninniye eşlik etmeye başladı. Bir süre sonra evin duvarları saydamlaştı. İçeride, bütün gün konuşacak cesaret bulamamış küçük bir bulut duruyordu.
Bulut, yağmur damlalarını sakladığı için ağırlaşmıştı. Mina ona, duyguların saklanınca büyüdüğünü, paylaşıldığında ise hafiflediğini söyledi. Bulut, önce tek bir damla bıraktı. Sonra iki damla daha… Yağmur, rüyaların toprağına düşünce renkli çiçekler açtı. Üçüncü dilek de şişeye yerleşti.
Poyraz, Mina’yı tramvaya çağırdı. Şişedeki üç ışık birleşince kasabanın üzerinde geniş, sıcak bir parıltı oluştu. Uykuda kıpırdanan herkes, rüyasında sevdiği birinin gülümsemesini gördü. Kimi eski bir arkadaşına sarıldı, kimi söyleyemediği bir sözü fısıldadı, kimi de sabahın neşeli geleceğini anladı.
Tramvay yeniden Çınaraltı’nın sokağına indiğinde gökyüzü henüz karanlıktı. Poyraz, Mina’ya sedef düğmeyi geri verdi. “Bu, dönüş yolunu hatırlaman için,” dedi. Mina yatağına uzandı, düğmeyi yastığının altına koydu ve gözlerini kapattı. O geceden sonra uyku masalları ve hikayeleri oku diye arayan herkes, kalbinin bir köşesinde inci tramvayın sessiz çınlamasını duydu.
Sabah olduğunda kasaba her zamankinden daha aydınlıktı. Mina penceresini açtı. Sokağın sonunda tramvay yoktu; ama taşların üzerinde üç küçük ışık parlıyordu. Mina onları avucuna alıp cebine koymadı. Işıkların yolunu bulmasına izin verdi. Çünkü bazı güzel dilekler, saklanmak için değil, uyuyan dünyaya usulca dağılmak için doğardı.



