Rüzgârın Sakladığı Tahta Kaşık

Çınaraltı köyünde her cuma akşamı büyük bir tencere çorba kaynardı. Her aile evinden bir sebze, biraz baharat ya da bir demet taze ot getirirdi. Sonra bütün malzemeler meydandaki taş ocağın üstünde buluşurdu. Çorbayı karıştırmak için kullanılan tahta kaşık ise köyde çok önemliydi. Kaşığın sapında küçük bir güneş resmi, ucunda da üç yuvarlak nokta vardı. Köylüler bu kaşıkla karıştırılan çorbanın daha güzel olduğuna inanırdı.
O cuma, sekiz yaşındaki Defne okuldaki son zil çalar çalmaz meydana koştu. Büyükannesinin verdiği kırmızı biberleri sepetten çıkarırken çorba kazanının yanındaki boşluğu fark etti. Tahta kaşık yoktu. Kazanın içindeki sebzeler birbirine küsmüş gibi sessizce duruyordu.
Muhtar Rıza, kaşığı en son kendisinin gördüğünü söyledi. Fırıncı Numan, onu un çuvallarının yanında bıraktığını düşündü. Defne’nin sınıf arkadaşı Aras ise rüzgârın kaşığı alıp götürmüş olabileceğini söyledi. Herkes farklı bir yöne bakmaya başlayınca Defne ellerini kaldırdı.
Önce düşünelim, sonra arayalım.
Defne okulda öğretmenlerinin öğrettiği gibi küçük bir liste hazırladı. Kaşık en son nerede görülmüştü? Kimler meydana girmişti? O sırada rüzgâr hangi yönden esmişti? Aras, meydanın kuzeyindeki sarı kurdelelerin batıya doğru uçuştuğunu hatırladı. Fırıncı Numan da kaşığın sapındaki güneş resmini görünce onu taş ocağın yanında bıraktığını anladı.
İki arkadaş taş ocağın çevresini aradılar. Çalıların arasına baktılar, boş sepetleri kaldırdılar, çeşmenin arkasını kontrol ettiler. Fakat kaşıktan iz yoktu. Tam geri dönecekleri sırada Defne yerde üç yuvarlak iz gördü. İzler, kuru toprakta kısa bir sıra oluşturuyor ve köyün dışındaki eski değirmene doğru uzanıyordu.
Aras hemen koşmak istedi. Defne onu durdurdu. Değirmenin yanında derin bir dere vardı. Bu yüzden önce büyüklerinden izin aldılar. Muhtar Rıza, fırıncı Numan ve Defne’nin büyükannesi de onlara katıldı. Böylece herkes dikkatli adımlarla izleri takip etti.
Eski değirmenin kapısına vardıklarında içeriden hafif bir tıkırtı duydular. Kapıyı açınca kaşığı yerde bulamadılar. Ancak tavandaki kırık pencereden içeri giren rüzgâr, bir çuvalın kenarını sürekli hareket ettiriyordu. Numan çuvalı dikkatlice çekti. Kaşık, çuvalın arkasındaki tahta kasaya sıkışmıştı. Üç yuvarlak iz de aslında kaşığın ucunun toprağa değmesiyle oluşmuştu.
Defne kaşığı eline alınca sapındaki güneş resminin altında ince bir çatlak gördü. Kaşık kolayca kırılabilirdi. Büyükannesi, herkesin kullandığı eşyaların zaman zaman bakıma ihtiyaç duyduğunu söyledi. Bunun üzerine köylüler kaşığı hemen meydana götürmek yerine marangoz Ali Usta’ya götürdüler.
Ali Usta kaşığı onardı, sapını zımparaladı ve çatlağın üzerine küçük bir ahşap yıldız yerleştirdi. Sonra köylülere yeni bir fikir verdi: Her cuma bir kişi kaşığı kontrol edecek, başka biri de çorba için gerekli malzemeleri listeleyecekti. Defne bu görevlere çocukların da katılmasını önerdi. Böylece çocuklar sırayla sebzeleri yıkayacak, büyükler de tencerenin başında duracaktı.
Akşam olduğunda çorba yeniden karıştırıldı. Bu kez kaşık kazanı ağır ağır dolaştı; havaya mis gibi mercimek ve nane kokusu yayıldı. Çorba herkese yetti, hatta biraz da arttı. Defne ilk kâseyi Aras’la paylaştı. Aras gülümseyerek en güzel tadın, herkes bir işe el verdiğinde ortaya çıktığını söyledi.
O günden sonra köyde hiçbir eşya sahipsiz kalmadı. Bir şey kaybolduğunda kimse hemen suçlanmadı; önce sorular soruldu, sonra birlikte arandı. Defne ise okulda bu olayı arkadaşlarına anlattı. Öğretmeni, bunun güzel bir 2. sınıf hikayeleri örneği olduğunu söyledi. Defne başını salladı. Çünkü o gün öğrendiği en önemli şey şuydu: Küçük bir kaşık, doğru ellerde koca bir sofrayı bir arada tutabilirdi.




