Fabl Masalları

Kırık Çanın Ardındaki Sessiz Anlaşma

Yamaçları böğürtlen çalılarıyla kaplı bir ormanda, yaşlı meşenin dalına asılmış küçük bir çan vardı. Çan, eskiden rüzgâr estiğinde neşeyle çalar, ormandaki hayvanlara mevsimin değiştiğini haber verirdi. Fakat bir ilkbahar sabahı çanın dili yerinden çıktı ve çan sustu. O günden sonra kimse yağmurun ne zaman geleceğini, patikaların ne zaman çamurla dolacağını anlayamaz oldu.

Ormanın yöneticisi sayılan Akbaşlı Geyik, hayvanları geniş çayıra topladı. Çevresine bakıp ciddi bir sesle, “Çanı en kısa sürede kim onarırsa ormanın haberci başı o olacak,” dedi. Bu söz, özellikle kendine güvenen hayvanların kulaklarını dikti.

Karga Vargın, parlak taşlardan yapılmış bir gagası varmış gibi gururla öne çıktı. “Ben gökyüzünden her şeyi görürüm. Çanın dilini bulmak benim için çocuk oyuncağıdır,” diye övündü. Sazlıkların arasından çıkan Sincap Tıpırtı ise kuyruğunu kabartarak, “Ben de en hızlı tırmananım. Çanı söküp takmak bana düşer,” dedi. Kocaman adımlarıyla yürüyen Öküz Doru, “Hepinizden güçlüyüm. Çanı yerinden indirir, taşla yeniden biçimlendiririm,” diye ekledi.

Çalının altında yaşayan Kaplumbağa Yalın, sessizce başını kaldırdı. “Belki önce çanın neden sustuğunu anlamalıyız,” dedi. Karga kanatlarını çırparak güldü. “Yavaş yürüyen biri nasıl hızlı düşünebilir?” Sincap da onun sözünü destekledi. Doru ise toprağı eşeleyip, “Çözüm basitken soru çoğaltmanın anlamı yok,” diye homurdandı.

Yarış başladı. Vargın, çanın dilini bulmak için ormanın üzerinden döne döne uçtu. Bir süre sonra gagasında parlak bir metal parçasıyla döndü. “İşte buldum!” diye bağırdı. Ancak parça, terk edilmiş bir sepetin sapıydı. Tıpırtı, çana ulaşmak için meşe gövdesine hızla tırmandı; fakat acele ederken bir dala takılıp yumuşak yosunların üzerine yuvarlandı. Doru ise çanı aşağı çekmeye çalıştı. İpi koparınca çan yere düştü ve yan tarafında küçük bir çatlak oluştu.

Hayvanlar şaşkınlıkla sustu. Çan artık yalnızca sessiz değil, üstelik kırılmıştı. Doru başını eğdi. “Ben onu düzeltmek istemiştim,” dedi. “Gücümün yetmesi, doğru yaptığım anlamına gelmedi.”

Yalın, çanın yanına ağır ağır ilerledi. Pençesiyle toprağı yokladı, sonra meşenin köklerine yakın nemli bir izi inceledi. “Burada küçük ayak izleri var,” dedi. “Çanın dili yağmurdan sonra gevşeyip aşağı düşmüş. Su onu dereye taşımış olmalı.”

Bu kez kimse gülmedi. Vargın gökyüzüne, Tıpırtı ağaç dallarına, Doru ise dere yatağına baktı. Her biri tek başına aradığında yalnızca kendi gördüğünü fark etmişti. Yalın’ın işaretiyle üç ayrı yöne dağıldılar. Karga yukarıdan dereyi izledi, sincap kıyıdaki köklerin arasını araştırdı, öküz de taşların çevresindeki çamuru kaldırdı.

Az sonra Tıpırtı heyecanla seslendi: “Burada bir şey parlıyor!” Derenin sığ bölümünde, iki çakıl taşının arasında çanın dili duruyordu. Fakat metal parça, suyun akıntısıyla eğrilmişti. Vargın, uzaklardaki marangoz kunduzların terk ettiği kulübeyi hatırladı. Doru dili oraya taşırken Yalın, kırık çanın çatlağını ince dallardan yapılmış ince bir bağla sabitledi. Tıpırtı da esnek söğüt liflerini bulup getirdi.

Birlikte çalışınca çanın dili yeniden yerine oturdu. Çan ilk anda yalnızca boğuk bir tıkırtı çıkardı. Hayvanların yüzleri düştü. Yalın, “Ses hemen eskisi gibi olmak zorunda değil,” dedi. “Önemli olan, artık hepimizin ona kulak verecek olması.”

O sırada ormana serin bir rüzgâr yayıldı. Çanın dili hafifçe sallandı ve meşenin dalları arasında berrak bir ses yükseldi. Ses, vadiden dönüp çayıra ulaştı; bütün hayvanlar onu duydu. Akbaşlı Geyik, haberci başlığı için kazanan aramak yerine çanın yanına küçük bir tahta levha astı: “Bu ses, birlikte bulanların sesidir.”

O günden sonra Vargın gördüklerini anlatmadan önce başkalarının ne fark ettiğini sordu. Tıpırtı hızını, Doru gücünü daha dikkatli kullandı. Yalın ise her zamanki gibi yavaş yürüdü; ama ormandaki herkes, onun sessiz adımlarının çoğu zaman en doğru yere vardığını öğrendi.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu