Çakıl Ovası’nda Sessiz İşaret

Çakıl Ovası’nda sabahları güneş, taşların üzerine altın renkli ışıklar serperdi. Ovada yaşayan hayvanlar bu ışıltıyı severdi ama son günlerde neşeleri azalmıştı. Dere yatağı kurumuş, yonca yaprakları kıvrılmış, serinlik arayanlar gölgelerde birbirine sokulmuştu. Herkes suyun neden kaybolduğunu merak ediyor, fakat kimse başkasını dinlemeden kendi fikrini anlatıyordu.
Uzun kulaklı tavşan Pofuduk, “Su, tepenin arkasındaki çalıların altına saklanmıştır,” diye bağırdı. Saksağan Mercimek, parlak taşlardan oluşan kuyusunun suyunu paylaşmayı önerdi. Yaşlı kaplumbağa Tınaz ise gökyüzünde yağmur bulutu gördüğünü söyledi. Üçü de aynı anda konuşunca sözleri birbirine karıştı. Toplantının en kenarında duran küçük salyangoz Sürme, incecik boynuzlarını sessizce uzatıp herkesi dinliyordu.
Taşların Arasındaki İz
Sürme, günlerdir ovayı dolaşıyor ve kurumuş derenin kıyısında birbirinden farklı izler görüyordu. Bazı taşların üzeri nemliydi. Bir grup sazın kökleri, su kalmamış olmasına rağmen yeşil duruyordu. Ayrıca her sabah, dikenli çalının dibinde minicik gümüş damlalar parlıyordu. Bunları arkadaşlarına anlatmak istedi, ancak sesinin toplantıdaki gürültüye ulaşamayacağını düşündü.
O sırada ovanın en yüksek taşına çıkan Kırçıl adlı kirpi, “En güçlü olan benim fikrimi izlesin!” diye seslendi. Birkaç hayvan onun peşinden tepeye koştu. Başka bir grup Mercimek’in parlak taş kuyusuna yöneldi. Pofuduk ise çalıların arasını kazmaya başladı. Sürme, kalabalığın dağılışını bekledi. Sonra gümüş damlaların bulunduğu çalının yanına ilerledi.
Çalının altında, iki büyük kayanın arasında daracık bir aralık vardı. Sürme kabuğunu yana çevirerek aralıktan geçti. İçeride serin bir hava hissetti. Birkaç adım sonra toprağın altında uzanan ince bir su çizgisi gördü. Bu su, uzaktaki tepeden süzülüyor, taşların arasından ilerleyip çalının köklerine ulaşıyordu. Fakat yolun önüne düşen kuru dallar ve çakıllar küçük akışı engellemişti.
Herkesin Gücü Başka
Sürme hemen geri döndü. Bu kez yüksek sesle konuşmak yerine yerde kıvrılarak gümüş damlaların olduğu yöne ilerledi. Tınaz onu fark edip peşine takıldı. Ardından Mercimek, Pofuduk ve birkaç tarla faresi geldi. Sürme aralığı gösterdiğinde Kırçıl önce güldü. “Bu kadar küçük bir iz, koskoca ovaya nasıl su getirecek?” dedi.
Yaşlı kaplumbağa başını eğip toprağı kokladı. “Bazen yolun büyüklüğünü değil, nereye vardığını görmek gerekir,” diye mırıldandı. Bunun üzerine herkes işini paylaşmaya başladı. Pofuduk gevşek toprağı kazdı. Tarla fareleri kuru dalları taşıdı. Kırçıl, dikenleriyle sıkışmış çakılları itti. Mercimek ise kanatlarıyla yaprakları kaldırıp alttaki taşları gösterdi. Sürme, su çizgisinin yönünü dikkatle izleyerek hangi taşın yerinden oynatılacağını işaret etti.
Bir süre sonra kayanın altından ince bir şırıltı duyuldu. Önce bir damla, sonra iki damla, ardından pırıl pırıl bir su ipliği dışarı süzüldü. Su, kurumuş dere yatağına doğru ilerledi. Hayvanlar sevinçle zıplamak istedi, fakat Sürme boynuzlarını kaldırıp akışın önündeki son yaprağı gösterdi. Herkes yine birlikte çalıştı. Yaprak çekilince su, ovadaki küçük çukurları doldurmaya başladı.
O günden sonra Çakıl Ovası’nda toplantılar değişti. Kimse fikrini ilk söyleyen ya da en yüksek bağıran olmak için yarışmadı. Önce çevredeki küçük işaretlere bakıyor, sonra birbirlerinin sözünü tamamlamadan dinliyorlardı. Mercimek parlak taşlarını suyun kenarına dizdi; böylece damlaların yolunu herkes görebildi. Kırçıl ise en yüksek taşın üstünden bağırmak yerine, Sürme’nin yanında yürümeyi öğrendi.
Sürme, akşam serinliğinde derenin kıyısına yerleşti. Ay ışığı kabuğunda ince bir çizgi gibi parladı. O, büyük bir söz söylemedi; yalnızca suyun sesini dinledi. Çünkü bazen en küçük canlı, kimsenin fark etmediği işareti görür ve herkesin gücü, o işareti izlemek için birleştiğinde kurumuş bir ova yeniden nefes almaya başlar.




