Masallar Diyarı

Kayıp Rengi Arayan Çan Kulesi

Masallar Diyarı’nda her sabah gökyüzü, yeni bir renkle uyanırdı. Pazartesi günleri pembe bulutlar süzülür, salı günleri göller altın gibi parlar, cuma sabahları ise bütün çiçekler aynı anda şarkı söylerdi. Fakat ülkenin tam ortasındaki Eski Çan Kulesi uzun zamandır sessizdi. Üstelik kulenin taşları, pencereleri ve tepesindeki büyük çan günden güne renklerini kaybediyordu.

Bu durumu ilk fark eden, renkleri birbirinden ayırmakta çok başarılı olan on yaşındaki Elif’ti. Elif, köyündeki boyacı dükkânında büyükannesine yardım eder, hangi mavinin yağmurdan önceki gökyüzüne, hangi sarının olgun bir ayçiçeğine benzediğini bilirdi. Bir sabah kırmızı kavanozun içinden gri bir boya çıktığını görünce şaşkınlıkla kulenin yolunu tuttu.

Kulenin kapısı, Elif daha tokmağı kaldırmadan gıcırdayarak açıldı. İçeride, duvarlara asılmış yüzlerce küçük çan vardı. Her biri farklı bir ses çıkarıyor, fakat hiçbiri eskisi kadar neşeli çınlamıyordu. Merdivenlerin başında, tüyleri tarçın renginde olan yaşlı bir karga bekliyordu.

“Kulenin son rengi kaybolmak üzere,” dedi karga. “Bu çan, Masallar Diyarı’ndaki güzel duyguları toplar. Neşeli bir selam, içten bir teşekkür, paylaşılmış bir lokma… Hepsi çanın ışığına dönüşür. Son günlerde insanlar renkleri görüyor ama onları birbirlerine vermeyi unutuyor.”

Elif, “Peki kaybolan rengi nasıl bulacağız?” diye sordu.

Karga, kanadının altından küçük, boş bir şişe çıkardı. “Renk aramak için üç iyiliğin peşinden gitmelisin. Fakat iyilikleri sen seçmeyeceksin. Onlar, seni bulacak.”

Elif şişeyi alıp yola koyuldu. Önce taş köprünün yanında, ağır sepetini taşıyamayan bir kirpi gördü. Kirpinin sepetinde elmalar vardı ve her adımda birkaç elma yuvarlanıyordu. Elif yere diz çöküp elmaları topladı, sepeti birlikte köy meydanına kadar taşıdı. Kirpi teşekkür edince şişenin içinde incecik turuncu bir ışık belirdi.

Sonra rüzgârın savurduğu kâğıtları yakalamaya çalışan küçük bir çocukla karşılaştı. Kâğıtlarda çocuğun yazdığı şiirler vardı. Elif, uçuşan sayfaları tek tek topladı ve onları düz taşların altında kuruttu. Çocuk şiirlerini yeniden okuyabildiğinde şişeye yumuşak bir mor ışık doldu.

Üçüncü iyilik ise sarayın önündeki çeşmede bekliyordu. Susuz kalan gezginler, sıranın kime ait olduğunu tartışıyordu. Elif, çeşmenin başına küçük bir tahta kutu koyup sırayla içmelerini önerdi. Herkes birbirine yer verince su daha berrak akmaya başladı. Şişenin içi bu kez yeşil bir parıltıyla aydınlandı.

Elif kuleye döndüğünde karga onu en üst kata çıkardı. Büyük çanın içinde üç ışık dönmeye başladı; turuncu, mor ve yeşil renkler birbirine karışıyordu. Ancak çan hâlâ çalmıyordu. Karga başını eğdi. “Bir renk daha eksik. Bu renk, yapılan iyiliğin karşılık beklemeden paylaşılmasıdır.”

Elif düşündü. Yolda yaptığı iyiliklerin her birinde teşekkür duymuştu. Fakat karganın ne demek istediğini şimdi anlamıştı. Elif cebindeki son boya kalemini çıkardı. Bu kalemi, köydeki çocuklarla birlikte resim yapmak için saklıyordu. Kalemi kargaya uzatıp “Bunu kulenin duvarlarına renk vermek isteyen herkese verelim,” dedi. “Renkler tek bir kişide kalırsa solabilir.”

Karga gülümsedi. O anda Elif’in avucunda bembeyaz bir ışık oluştu. Işık, şişedeki üç renkle birleşerek gökkuşağının bütün renklerini taşıyan parlak bir kıvılcıma dönüştü. Kıvılcım çanın içine süzüldü ve kule öyle güçlü çaldı ki Masallar Diyarı’nın her köşesinde duyuldu.

O günden sonra köy halkı her hafta kuleye gelip duvarlara resimler yaptı. Her resimde başka bir iyilik anlatıldı: birine yol göstermek, oyuncağı paylaşmak, kırılan bir kalbi güzel sözle onarmak… Çanın sesi de her iyilikte biraz daha berraklaştı.

Elif, renklerin yalnızca gözlerle görülmediğini öğrendi. Bazı renkler bir gülümsemede, bazıları sabırda, bazıları da başkasına uzatılan yardım elinde saklıydı. Masallar Diyarı yeniden ışıl ışıl parladı; Eski Çan Kulesi ise artık yalnızca zamanı değil, insanların birbirine verdiği güzellikleri de duyuruyordu.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu