Kavanozun İçindeki Sessiz Gökkuşağı

Uzak tepelerin ardında, sabahları her renge ayrı bir şarkı söyleyen Gökçınar Vadisi vardı. Çimenler yeşil, taşlar mor, evlerin pencereleri bal sarısıydı. Vadide yaşayan Ekin adlı çocuk ise renkleri toplamayı çok severdi. Küçük bir sepeti, birkaç fırçası ve gördüğü güzellikleri çizdiği kalın bir defteri vardı. Ekin, her sabah erkenden uyanır, doğanın renklerini dikkatle incelerdi.
Bir gün vadinin üzerine tuhaf bir sessizlik çöktü. Önce papatyaların beyazı soldu, sonra dere gümüş rengini kaybetti. Akşama doğru kırmızı elmalar griye, mavi kelebekler kül rengine dönüştü. İnsanlar şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Kimse ne olduğunu anlayamıyordu. Vadinin yaşlı değirmencisi, “Renkler kaybolmaz,” dedi, “ama bazen küser ve saklanırlar.”
Ekin, ertesi sabah çayırda yürürken otların arasında yuvarlanan küçük bir cam kavanoz buldu. Kavanozun kapağı gümüş iplikle bağlanmıştı. İçinde, hiçbir ışık saçmadan kıpırdayan incecik bir gökkuşağı vardı. Kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi ve mor çizgiler birbirine değmeden sessizce dönüyordu.
Kavanozun altında minicik bir yazı bulunuyordu: “Beni açmak isteyen, vadinin en çok unutulan sesini bulmalı.” Ekin bu bilmeceyi düşünerek yola çıktı. Önce pazar yerine gitti. Fırıncıların neşeli seslerini, marangozun tok tıkırtılarını ve çocukların kahkahalarını dinledi. Fakat bunların hiçbiri unutulmuş bir sese benzemiyordu.
Sonra değirmenin yanındaki boş kulübeye uğradı. Orada, yıllardır kullanılmayan eski bir yağmur oluğu vardı. Ekin kulağını oluğa yaklaştırınca çok hafif bir “şırıl” sesi duydu. Ses, neredeyse bir damlanın hayali kadar küçüktü. Oluğun altındaki toprağı eşelediğinde, kurumuş yaprakların arasında uyuyan minik bir tohum gördü.
Tohum konuşamıyordu ama Ekin onun susuz kaldığını anladı. Yakındaki çeşmeden avuçlarıyla su taşıdı. İlk avuç toprağı ıslattı, ikinci avuç tohumu parlattı. Üçüncü avuçtan sonra tohum çatladı ve içinden ince, yeşil bir filiz çıktı. Filiz, rüzgârla eğilip doğrulurken kavanozun içindeki gökkuşağı bir an parladı.
Ekin bunu görünce vadinin renklerinin yalnızca aranmayı değil, ilgiyi beklediğini düşündü. Hemen köy meydanına koştu ve herkese gördüklerini anlattı. Bazıları inanmadı. “Bir tohum, bütün renkleri nasıl geri getirebilir?” diye sordular. Ekin ise kavanozu eline alıp, “Belki de tohumun ihtiyacı olan suyu hepimiz paylaşmalıyız,” dedi.
O gün vadide yaşayan herkes küçük bir iyilik seçti. Fırıncı, yaşlı komşulara sıcak ekmek götürdü. Çocuklar susuz kalmış saksıları suladı. Marangoz, kırık kuş yuvalarını onardı. Değirmenci, kulübenin çevresini temizledi. Ekin ise filizin başında bekledi ve kimsenin onu ezmemesi için çevresine taşlardan küçük bir halka yaptı.
Akşam güneşi tepenin arkasına inerken filiz, üzerinde tek bir tomurcuk bulunan genç bir çiçeğe dönüştü. Çiçek açıldığı anda kavanozun kapağı kendiliğinden çözüldü. Sessiz gökkuşağı havaya yükseldi; ama gökyüzüne dağılmak yerine vadinin üzerine ince bir örtü gibi yayıldı. Önce çimenler yeşile, sonra dere gümüşe, elmalar kırmızıya döndü. Kaybolan bütün renkler geri geldi.
Herkes sevinçle alkışladı. Fakat Ekin kavanozun içinde hâlâ küçücük bir renk kaldığını fark etti. Bu, daha önce hiç görmediği sıcak bir altın rengiydi. Değirmenci gülümseyerek, “O, paylaşmanın rengidir,” dedi. Ekin kavanozu saklamak yerine onu meydanın ortasına bıraktı. Böylece herkes, iyiliğin tek kişinin elinde değil, birlikte yaşatıldığında büyüdüğünü hatırlayacaktı.
O günden sonra Gökçınar Vadisi’nde insanlar renkleri yalnızca çiçeklerde ve gökyüzünde aramadı. Birine yardım eden elde, dikkatle dinleyen kulakta ve karşılık beklemeden uzatılan ekmekte de renk gördüler. Ekin’in defterinde ise yeni bir sayfa açıldı. Sayfanın başlığı şuydu: “En güzel masal oku, iyiliği gördüğün yerde başlar.”




