Kestane Tepesi’nde Dinleyen Kulaklar

Kestane Tepesi’nde, güneşin her sabah kızıl kayaların üstünden doğduğu yemyeşil bir vadi vardı. Vadide tavşanlar, kirpiler, sincaplar ve kuşlar birlikte yaşardı. O yıl yağmurlar erken dinmiş, derenin suyu incecik bir ipliğe dönüşmüştü. Hayvanlar, yaklaşan sıcak günlerde susuz kalmamak için bir çözüm bulmak üzere büyük çınarın altında toplandılar.
Toplantıya en gösterişli tüyleriyle gelen tavus kuşu Sedef, daha herkes yerine oturmadan kanatlarını açtı. “Beni dinleyin!” dedi. “Tepenin en yüksek yerine kocaman bir su çanağı yapalım. Güneş ışığı çanağı parlatır, parıltıyı gören bulutlar buraya gelir. Böylece yağmur yeniden başlar.”
Kirpi Pıtır, “Bulutlar parıltıya göre mi yol seçer?” diye sordu. Sedef, soruyu duymamış gibi kuyruğunu çevirdi. Tavşanlar onun fikrini alkışladı; çünkü büyük ve parlak düşünceler, onlara çok akıllıca görünmüştü.
Topluluğun en küçük üyesi olan tarla faresi Misket, çınarın köklerinin yanında sessizce oturuyordu. Misket’in gözleri minik, sesi inceydi; fakat çevresindeki ayrıntıları herkesten önce fark ederdi. Birkaç gündür derenin kıyısında dolaşıyor, suyun hangi taşlarda biriktiğini ve toprağın nerede nemli kaldığını inceliyordu.
“Ben de bir şey söylemek istiyorum,” dedi Misket. Sesi rüzgâra karışınca kimse onu duymadı. Sedef’in çevresinde toplanan hayvanlar, ertesi sabah taş taşımaya başladılar. Kestane Tepesi’nin zirvesine büyük bir çanak yapmak için günlerce uğraştılar. Misket ise küçük bir dal parçasıyla toprağa çizgiler çizdi. Sonunda, derenin kıvrıldığı yerdeki üç nemli noktayı birbirine bağlayan ince bir yol keşfetti.
Çanak tamamlandığında gerçekten de çok güzel görünüyordu. Güneş vurunca bütün vadi ışıkla doldu. Hayvanlar gökyüzüne bakıp bulut beklediler. Bir saat geçti, sonra bir saat daha… Bulutlar gelmedi. Üstelik çanağın içine doldurdukları azıcık su da sıcak taşların üzerinde buhar olup uçtu.
Tam o sırada kirpi Pıtır, Misket’in çizdiği toprağa dikkatle baktı. “Bu çizgiler ne anlatıyor?” diye sordu. Misket, “Derenin kalan suyunu küçük kanallarla üç nemli bölgeye taşırsak, orada suyu koruyabiliriz. Sonra kanalların çevresine söğüt dikeriz. Kökleri büyüdükçe toprak suyu daha uzun süre tutar,” dedi.
Sedef’in tüyleri biraz kabardı. “Ama bu fikir çok küçük,” diye mırıldandı. Misket başını eğdi. “Küçük olması işe yaramayacağı anlamına gelmez. Bir damla da küçüktür; ama bin damla birikince gölet olur.”
Bu kez hayvanlar onu dinledi. Kirpiler toprağı kazdı, tavşanlar ince dalları taşıdı, sincaplar söğüt tohumlarını getirdi. Sedef de uzun gagasıyla kanallardaki taşları ayıkladı. Herkes birlikte çalışınca Misket’in çizdiği yollar kısa sürede hazırlandı.
O gece beklenmedik bir çiseleme başladı. Yağmur uzun sürmedi; ancak küçük kanallar, damlaları nemli bölgelere taşıdı. Sabah olduğunda toprak hâlâ ıslaktı. Hayvanlar, suyun çevresine tohumlar ekti. Günler geçtikçe söğütler filizlendi, otlar yeşerdi ve derenin kıyısında serin bir yaşam alanı oluştu.
Sedef, parlak çanağın önünde durup Misket’e baktı. “En büyük fikir benimki sanıyordum,” dedi. “Oysa en yararlı fikir, en yüksek sesle söylenen değilmiş.” Misket gülümsedi. “Bir fikrin değeri, kimin söylediğiyle değil, herkese ne kattığıyla anlaşılır.”
O günden sonra Kestane Tepesi’nde karar alınırken kimse yalnızca gösterişli sözlere kapılmadı. Önce herkes dinlendi, sonra birlikte düşünüldü. Zirvedeki çanak ise boş kalmadı; hayvanlar onu yağmur damlalarını biriktirmek için kullandılar. Böylece vadide herkes şu sözü öğrendi: Akıl bazen yüksek sesle konuşmaz; onu bulmak için dikkatle dinlemek gerekir.




