Masallar

Nergis’in Avucunda Uyanan Minik Göl

Çok uzaklarda, tepeleri bal kokan bir vadinin içinde Çınçınlı adında küçük bir köy vardı. Köyün adı, sabahları evlerin saçaklarına asılan bakır çanların tatlı sesinden gelirdi. Fakat o yıl çanlar susmuştu. Dereler incelmiş, kuyuların dibi görünmüş, bahçelerdeki çiçekler başlarını öne eğmişti. Köylüler ne yapacaklarını bilemeden çeşmenin başında sessizce bekliyordu.

Köyde Nergis adında meraklı bir çocuk yaşardı. Nergis, cebinde daima üç şey taşırdı: annesinin diktiği sarı mendil, kırık bir düdük ve bulduğu güzel taşlar. Bir sabah, çeşmenin yanında avucunu açtığında elinin ortasında mercimek kadar parlayan bir su damlası gördü. Damla düşmek yerine yuvarlaklaşarak minicik bir göle dönüştü.

Nergis şaşkınlıkla, “Sen nereden geldin?” diye sordu. Gölcük, sanki suyun içinden konuşuyormuş gibi incecik bir ses çıkardı: “Beni saklama, beni büyüt.” Nergis hemen evine koşup olanları annesine anlattı. Annesi, damlayı bir çömlek kâsesine koydu, ama gölcük kâsenin içinde kalmadı; ışıklı bir halka oluşturarak yere süzüldü ve kapının önünde küçük bir su birikintisine dönüştü.

Haber kısa sürede bütün köye yayıldı. Kimi köylü gölcüğü yalnızca kendi tarlasına götürmek istedi. Kimi de onu büyük bir kuyuya döküp bütün suyu tek başına kullanmayı düşündü. Nergis ise gölcüğün verdiği sesi hatırlıyordu: “Beni saklama, beni büyüt.” Bu yüzden köyün yaşlı değirmencisi Uluç’a danışmaya karar verdi.

Uluç, vadinin dışındaki eski taş değirmende yaşardı. Nergis yol boyunca gölcüğü iki elinin arasında taşıdı. Ne zaman biri susayıp ona baksa, gölcükten bir damla yükselip yol kenarındaki kuru ota konuyordu. O ot hemen yeşeriyordu. Nergis bunun bir işaret olduğunu anladı ve yol üzerindeki herkese birer damla su verdi.

Değirmene vardıklarında Uluç, gölcüğe uzun uzun baktı. “Bu, Dağların İlk Kaynağından gelen bir pay,” dedi. “Yıllar önce insanlar suyu yalnızca kendileri için biriktirince kaynak küsmüş. Onu yeniden uyandırmanın yolu, suyu paylaşacak bir yer ve paylaşmaya gönüllü kalpler bulmaktır.”

Nergis köye döndüğünde meydanda büyük bir toplantı yaptı. Önce kimse konuşmak istemedi. Sonra küçük fırının sahibi Lalezar, elindeki son unla herkese ekmek yapacağını söyledi. Marangoz Poyraz, ortak bir su kanalı açmak için tahtalarını getirdi. Çocuklar da ev ev dolaşıp boş kapları topladı. En sonunda, tarlaların sahibi olan Veysel Dede bile en büyük kuyusunun anahtarını meydana bıraktı.

Herkes elinden geleni yaparken gölcük büyümeye başladı. Önce bir tepsi kadar oldu, sonra bir değirmen taşı kadar. Fakat köylüler birbirleriyle tartıştığında küçülüyor, biri diğerine yardım ettiğinde parıldıyordu. Nergis, gölcüğün yalnızca suyla değil, iyi niyetle de beslendiğini fark etti.

Üç gün üç gece boyunca köylüler çalıştı. Taşlardan kanallar ördüler, yamaçlara küçük bentler kurdular, yağmur yağarsa suyun boşa gitmemesi için çukurlar açtılar. Çınçınlı’nın suskun çanlarını da temizleyip yeniden astılar. Dördüncü sabah, gölcükten ince bir dere çıktı ve taşların arasından kıvrılarak köyün ortasındaki çeşmeye ulaştı.

O anda bütün çanlar aynı anda çınladı. Dağın tepesinde beyaz bir bulut toplandı ve uzun zamandır beklenen yağmur, yumuşacık damlalarla vadiye indi. Kuruyan çiçekler başlarını kaldırdı, değirmenin çarkı dönmeye başladı. Nergis’in avucundaki gölcük ise yavaşça küçülüp parlak bir taşa dönüştü.

Uluç taşı köy meydanındaki çeşmenin üzerine yerleştirdi. O günden sonra Çınçınlı’da hiç kimse suyu tek başına biriktirmedi. Her bahar köylüler çocuklara bu olayı anlatır, eski masallar gibi dilden dile taşırdı. Nergis ise avucunu her açtığında minicik taşın içinden serin bir şırıltı duyardı. Çünkü gerçek mucize, bir damlayı saklamakta değil, onu herkesle paylaşarak çoğaltmaktaydı.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu