Rüzgârın Unuttuğu Öğle Zili

Uzak tepelerin ardında, evlerin çatılarında kurutulmuş elmaların koktuğu Ilıcak Köyü bulunurdu. Bu köyde her gün tam öğle vakti, meydandaki eski bakır zil çalardı. Zilin sesi duyulunca fırıncı ekmeklerini çıkarır, çocuklar oyunlarına ara verir, kuşlar bile bir anlığına kanatlarını dinlendirirdi.
Bir sabah köyün en meraklı çocuğu Beren, meydandan geçerken tuhaf bir sessizlik fark etti. Bakır zil yerindeydi ama dili yoktu. Zilin içindeki küçük demir parça kaybolmuştu. Köylüler dört bir yana baktılar. Kimi çatıları kontrol etti, kimi kuyunun çevresinde arandı, kimi de rüzgârın izlerini takip etti. Fakat dilden hiçbir haber çıkmadı.
Öğle geldiğinde zil susunca herkes şaşırdı. Fırıncı ekmekleri fazla pişirdi, değirmenci öğle molasını kaçırdı, çocuklar da oyun saatinin ne zaman bittiğini anlayamadı. Akşamüstü köyün yaşlı saatçisi Duru Nine, Beren’i yanına çağırdı.
Bu zil yalnızca zamanı haber vermez, dedi. İnsanlara durup çevrelerini hatırlamaları için küçük bir işaret verir. Onu bulmak istiyorsan sesin değil, sessizliğin peşinden git.
Beren, Duru Nine’nin verdiği sarı bir kurdeleyle yola çıktı. Önce değirmenin arkasındaki çayıra gitti. Otların arasında parlayan bir şey gördü; ancak bu, sabah güneşinde ışıldayan bir salyangoz kabuğuydu. Beren kabuğu ezilmesin diye yol kenarına taşıdı. O anda kabuğun içinden incecik bir tıkırtı yükseldi. Tıkırtı, dereye doğru ilerleyen üç küçük yankı gibi yuvarlandı.
Beren yankıları izleyerek dere kıyısına vardı. Suyun üzerinde, yapraklardan yapılmış minicik bir sandal yüzüyordu. Sandalın içinde zilin dili duruyordu. Fakat onu alan, dere kenarında oturan gölgeli bir söğüt ağacıydı. Ağacın dalları titriyor, yaprakları birbirine değdikçe üzgün bir hışırtı çıkarıyordu.
Beren ağacın gövdesine elini koydu. Söğüt, rüzgârın taşıdığı bir sesle konuştu: Günlerdir kimse yanıma oturmadı. Herkes öğle zilini beklerken benim gölgemde dinlenmeyi unuttu. Ben de zili sakladım; belki biri sessizliği fark eder diye.
Beren kızmadı. Kurdeleyi söğüdün alçak dalına bağladı ve ağacın altında biraz oturdu. Sonra cebindeki elmayı ikiye bölüp bir parçasını ağacın köklerine bıraktı. Bir işaretin değerini anlamak için önce durmayı öğrenmeliyiz, dedi. Ama köydeki herkesin seni hatırlaması için birlikte bir şey yapabiliriz.
Söğüt, zilin dilini yaprakların arasından bıraktı. Beren parçayı alıp köye dönerken dere boyunca karşılaştığı herkese olanları anlattı. Köylüler, onun sözlerini dinleyince utandılar. Çünkü gerçekten de günlerdir yalnızca saatlere bakmış, çevrelerindeki güzellikleri görmeyi bırakmışlardı.
Ertesi sabah herkes söğüdün yanına gitti. Fırıncı ağacın gölgesinde sıcak çörekler dağıttı. Değirmenci, derenin kıyısındaki taşları temizledi. Çocuklar yapraklardan küçük bir çelenk hazırladı. Duru Nine de zilin dilini yerine taktı. Tam öğle vakti Beren ipi çekti ve bakır zil uzun zamandır duyulmamış berrak bir sesle çaldı.
O günden sonra Ilıcak Köyü’nde öğle zili çaldığında kimse işini öfkeyle bırakmadı. Herkes önce çevresine bakıyor, bir kuşun ötüşünü, taze ekmeğin kokusunu ya da bir dostun gülümsemesini fark ediyordu. Söğüt ağacının altında ise her gün bir kişi sessizce oturuyordu. Böylece köy halkı zamanı yalnızca ölçmeyi değil, onu güzel anlarla doldurmayı da öğrendi.
Beren, zilin sesini her duyduğunda Duru Nine’nin sözünü hatırladı: Bazen kaybolan şey, bulunmayı değil, hatırlanmayı bekler.




