Nasreddin Hoca Hikayeleri

Hoca’nın Rüzgâra Emanet Ettiği Söz

Akşehir’e yakın, badem ağaçlarıyla çevrili küçük bir köyde herkes birbirini tanır, fakat son günlerde kimse kimseyi dinlemez olmuştu. Köyün meydanındaki eski çeşme, yalnızca su akıtan bir yer değil, insanların buluşup dertleştiği bir köşeydi. Ne var ki çeşmenin yanındaki büyük tahta oturak kaybolunca köylüler birbirinden şüphelenmeye başladı.

Fırıncı, oturağı marangozun aldığını söyledi. Marangoz, fırıncının odun taşımak için onu götürdüğünü düşündü. Çoban ise oturağın gece rüzgârıyla sürüklenmiş olabileceğini anlattı. Herkes kendi fikrini yüksek sesle savunuyor, hiç kimse karşısındakinin sözünü tamamlamasına izin vermiyordu.

O sırada Nasreddin Hoca, eşeğinin üzerinde meydana geldi. Eşeğin heybesinde bir sepet, sepetin içinde de üç küçük taş vardı. Hoca, kalabalığın ortasında durup sakince sordu:

“Bu kadar insan neden aynı anda konuşuyor?”

“Oturak kayboldu, Hoca!” diye bağırdı fırıncı. “Bulunmazsa çeşmenin başında kimse oturamayacak.”

“Belki de oturak, bu kadar gürültüden kaçmıştır,” dedi Hoca.

Köylülerden bazıları güldü, bazıları ise daha da kızdı. Hoca eşeğinden indi, sepetindeki taşları yere yan yana dizdi.

“Şimdi,” dedi, “her taş bir düşünce olsun. Birinci taşı fırıncının, ikincisini marangozun, üçüncüsünü de çobanın sözü kabul edelim. Sizce bu taşlardan hangisi gerçeği biliyor?”

“Hiçbiri,” dedi çocuklardan biri. “Taşların dili yok ki!”

“İşte,” diye karşılık verdi Hoca, “insanlar da bazen birbirini dinlemeden konuşunca taşlara benzer. Yan yana dururlar ama aralarında yol bulunmaz.”

Sonra çeşmenin başına küçük bir bakır tas koydu. “Kim konuşacaksa bu tası elinde tutsun. Tas kimdeyse yalnızca o konuşsun. Diğerleri ise sözünü bitirene kadar beklesin.”

Önce fırıncı konuştu. Gece dükkânını kapatırken oturağın hâlâ çeşmenin yanında olduğunu gördüğünü anlattı. Marangoz, sabah erkenden geçtiğinde oturağın ayaklarından birinin üzerinde taze çam reçinesi fark ettiğini söyledi. Çoban ise gece sürüsünü çeşmenin arkasındaki yamaca götürdüğünü, orada kuvvetli bir rüzgâr estiğini hatırladı.

Bu kez herkes sırayla konuşunca sözler birbirine karışmadı. Hoca, reçine izini takip etmek için çocuklarla birlikte çeşmenin arkasına geçti. Çalıların arasında, yere düşmüş bir çam dalına takılmış tahta bir parça buldular. Biraz ileride de oturağın kendisi, küçük bir dere yatağının kenarında duruyordu.

Meğer gece çıkan rüzgâr, oturağı yokuştan aşağı sürüklemiş; oturak çam dalına çarptıktan sonra dere yatağında durmuştu. Kimse onu almamış, kimse saklamamıştı.

Köylüler mahcup bir şekilde birbirlerine baktı. Fırıncı, marangozdan özür diledi. Marangoz da çobanın sözünü daha önce dinlemediği için üzüldüğünü söyledi. Birlikte oturağı meydana taşıdılar. Marangoz kırılan ayağını onardı, fırıncı da üzerine güzel bir tahta levha çaktı.

Levhanın üzerine şu cümleyi yazdılar: “Sözünü dinleyen, yolu birlikte bulur.”

O günden sonra çeşmenin yanındaki oturak, köyün en önemli yeri oldu. Bir sorun çıktığında herkes önce bakır tası arıyor, sonra sırayla konuşuyordu. Çocuklar da bu toplantılara katılıp büyüklerin sözünü kesmeden dinlemeyi öğreniyordu.

Hoca, birkaç gün sonra köyden ayrılırken eşeğine bindi. Köylüler ona teşekkür etmek için arkasından seslendi:

“Hoca, bize büyük bir ders verdin!”

Hoca gülümseyerek heybesindeki üç taşı gösterdi. “Ders benim değil,” dedi. “Siz taş gibi susmayı değil, taşların arasına yol açmayı öğrendiniz.”

Rüzgâr o sırada meydandan geçti ve levhanın kenarını hafifçe salladı. Köylüler, bu sesi sanki eski çeşmenin neşeli bir kahkahası gibi duydu. Böylece Nasreddin Hoca hikayeleri arasına, yüksek sesle konuşmaktan çok dikkatle dinlemenin değerini anlatan yeni bir anı daha eklendi.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu