Nasreddin Hoca Hikayeleri

Çömlekçi Sokağındaki Görünmez Terazi

Akpınar kasabasında her hafta kurulan pazar, çevre köylerden gelenlerin neşeli sesleriyle canlanırdı. Baharat kokuları havaya karışır, renk renk kumaşlar dükkânların önünde dalgalanır, çocuklar tahta oyuncakların başında merakla beklerdi. Ancak o yıl pazarda tuhaf bir değişiklik başlamıştı. Kimi esnaf tartıya bir avuç eksik koyuyor, kimi de müşterinin dalgınlığından yararlanıp hesabı olduğundan fazla çıkarıyordu.

Kasabalılar bu durumdan rahatsızdı ama herkesin kendince bir bahanesi vardı. “Ben eksik vermedim, terazi şaşırdı,” diyorlardı. “Fiyatı ben değil, rüzgâr yükseltti,” diye ekleyenler bile oluyordu. O gün Nasreddin Hoca, eşeği Karakaçan’la pazara geldiğinde, insanların yüzündeki huzursuzluğu hemen fark etti.

Hoca, önce bir çömlekçinin dükkânına uğradı. Çömlekçi, müşterisine üç küçük testi için beş akçe istemişti. Müşteri itiraz edince de tezgâhın altından eski bir terazi çıkarıp, “Bakın, ölçüm doğru,” dedi. Hoca terazinin kefelerine baktı. Birinde testiler, diğerinde ise görünüşte hiçbir şey yoktu.

“Bu terazinin boş kefesi neden titriyor?” diye sordu.

Çömlekçi şaşırdı. “Herhâlde dükkâna giren esintidendir,” dedi.

Hoca başını salladı. “Öyleyse rüzgârı da hesaba katmalıyız. Belki yarın senden bir çömlek satın alır, parasını da bulutlara ödetiriz.”

Çevredeki çocuklar kıkırdadı. Çömlekçi önce kızacak gibi oldu, sonra terazinin kefesine dikkatle baktı. Kefenin altına ince bir taş bağlanmıştı. Taş, kefeyi aşağı çekiyor ve ölçüyü olduğundan farklı gösteriyordu. Çömlekçi taşı çıkarınca terazi düzeldi. Yine de Hoca, meseleyi yalnız bir taşla çözülemeyecek kadar önemli görüyordu.

Hoca’nın Yeni Pazarlık Usulü

Ertesi sabah Hoca, pazarın ortasına küçük bir masa koydu. Masanın üzerine boş bir tahta kutu, bir kaşık ve bembeyaz bir mendil bıraktı. Sonra yüksek sesle duyurdu:

“Bugünden sonra pazarda görünmez terazi kullanılacaktır! Hile yapanın malını değil, bahanesini tartacağım.”

Herkes merakla çevresine toplandı. Bir bakkal, “Hoca, görünmez terazi nasıl çalışır?” diye sordu.

“Çok kolay,” dedi Hoca. “Önce malı gerçek terazide tartarız. Sonra satıcının sözlerini bu kutuya koyarız. Söz ağır gelirse kutu çöker, hafif gelirse havaya uçar.”

Hoca, bakkala bir avuç pirinç tartmasını söyledi. Bakkal pirinci biraz eksik koydu. Ardından, “Kepçem küçük, elim yoruldu, pirinçler de bugün pek hafif,” diye üç ayrı bahane sıraladı. Hoca bu sözleri yazıp kutuya koydu. Kutunun kapağı kapanır kapanmaz masa gıcırdadı ve kutu yana doğru devrildi.

Çocuklar şaşkınlıkla bağırdı. Hoca ise ciddi bir yüz takınarak, “Gördünüz mü? Bahaneler pirinçten ağır çıktı,” dedi.

Kalabalık gülmeye başladı. Bakkal önce utanarak başını eğdi. Sonra eksik pirinci tamamladı ve müşterisinden özür diledi. Hoca, herkesin aynı şeyi yaşayacağını düşünmüyordu. Çünkü bazıları bilerek hile yapıyor, bazılarıysa komşusunun davranışına bakıp farkında olmadan onu taklit ediyordu.

Adil Pazarın Sırrı

Hoca bu yüzden pazardaki herkese yeni bir öneri sundu. Her dükkânın önüne küçük bir “emanet ölçüsü” konulacaktı. Bu ölçüyü tek bir kişi değil, her hafta başka üç çocuk kontrol edecekti. Çocuklar malı tartacak, hesabı yüksek sesle söyleyecek ve kimsenin sözünü kesmeden dinleyecekti.

Başta bazı yetişkinler, “Çocuklar ölçüden ne anlar?” diye söylendi. Hoca gülümseyerek, “Çocuklar bazen ölçüden değil, doğruluktan anlar. Üstelik yanlış yaparlarsa birlikte öğreniriz,” dedi.

İlk hafta çocuklar arasında Nergis, Tufan ve İpek seçildi. Üçü de çok dikkatliydi. Bir satıcının hesabında küçük bir hata bulduklarında onu herkesin içinde utandırmak yerine kenara çekilip durumu anlattılar. Satıcı da hesabını düzeltti. Gün ilerledikçe pazarın havası değişti. İnsanlar birbirine daha açık davranmaya, fiyatları ve ölçüleri önceden söylemeye başladı.

Bir süre sonra çömlekçi, Hoca’ya gelip elinde yepyeni bir teraziyle durdu. “Bu teraziyi kendim yaptım,” dedi. “Ama asıl eski terazimi de onardım. Meğer sorun aletin içinde değil, benim aceleciliğimdeymiş.”

Hoca, Karakaçan’ın heybesinden bir elma çıkarıp terazinin kefesine koydu. “Acele, elmayı bile ağır gösterebilir,” dedi. “Fakat dürüstlük, en ağır yükü bile hafifletir.”

O günden sonra Akpınar pazarı yalnız alışveriş yapılan bir yer olmadı. İnsanlar orada doğru konuşmayı, dikkatle dinlemeyi ve bir başkasının hakkını gözetmeyi öğrendi. Çocuklar da her pazar günü görünmez terazinin başında nöbet tuttu. Hoca ise masanın yanından geçerken kutuya bakıp sorardı:

“Bugün bahaneniz mi ağır, vicdanınız mı?”

Kasabalılar her defasında gülümseyerek cevap verirdi: “Vicdanımız ağır olsun Hoca!”

Nasreddin Hoca da başını sallardı. Çünkü en güvenilir ölçünün, insanın kendi kalbinde taşıdığı adalet olduğunu bilirdi.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu