Köpek Masalları

Çakıl’ın Yağmurdan Sonra Bulduğu Yol

Çamlıbel’in evleri, yağmurdan sonra pırıl pırıl parlayan kırmızı kiremitleriyle uzaklardan bile görünürdü. Köyün en neşeli sakini ise kıvırcık kulaklı, tarçın renkli bir köpekti. Adı Çakıl’dı. Çakıl her sabah fırının önünden geçer, değirmencinin selamını kuyruğunu sallayarak karşılar, sonra da köy meydanındaki çocuklarla oyun oynardı.

Bir sabah Çakıl gözlerini açtığında ortada tuhaf bir sessizlik vardı. Kuşlar ötüyor, horoz ötüşünü tamamlıyor, değirmenin çarkları dönüyordu ama Çamlıbel’in renkleri yok olmuştu. Evler gri, çiçekler beyaz, gökyüzü soluk bir örtü gibiydi. Hatta elindeki mavi top bile kül rengine dönmüştü.

Çakıl şaşkınlıkla meydanın ortasına koştu. Çocuklar orada toplanmış, ellerindeki oyuncaklara bakıyordu.

“Renklerimizi kim aldı?” diye sordu küçük Deniz.

Çakıl cevap veremedi. Burnunu yere yaklaştırıp dikkatle kokladı. Yağmurun, ıslak toprağın ve taze ekmeğin kokuları arasında başka bir koku sezdi: taş ve nane kokusu. Bu koku, köyün dışındaki eski değirmen yolundan geliyordu.

Çakıl hemen yola koyuldu. Arkasından Deniz, kardeşi Umut ve sarı tüylü keçi Köpük de geldi. Yolun başında, üzerinde üç yuvarlak iz bulunan küçük bir taş buldular. Taşın yanında da incecik bir yazı vardı: “Renk arayan, önce sessizliği duysun.”

Çocuklar birbirlerine baktı. Çakıl kulaklarını dikti ve hiç kıpırdamadan bekledi. Önce kendi nefesini duydu. Sonra çimenlerin arasındaki su damlalarının tıpırtısını, uzakta sallanan bir dalın hışırtısını ve toprağın altında çalışan minicik solucanların belli belirsiz hareketini fark etti.

Sessizlik derinleşince taşın üzerindeki izler ışıldadı. Yolun kenarında, daha önce hiç görmedikleri dar bir patika ortaya çıktı. Patika, eğrelti otlarının arasından kıvrılarak eski değirmene uzanıyordu. Çakıl önden yürüdü; arkadaşları da onun izlerini takip etti.

Değirmenin içinde büyük çark durmuştu. Çarkın ortasında, gökkuşağına benzeyen ama renksiz kalmış uzun bir kurdele asılıydı. Kurdelenin altında yaşlı bir kaplumbağa oturuyordu. Adı Misket’ti ve köyün renklerini koruyan Renkli Değirmen’in bekçisiydi.

“Renkler kaybolmadı,” dedi Misket. “Onları taşıyan değirmen çarkı, herkesin yalnızca kendi rengini istediğini duyunca dönmeyi bıraktı. Renkler paylaşılmadığında neşelerini kaybederler.”

Çakıl başını eğdi. Köyde gerçekten de herkes en sevdiği rengi övüyordu. Deniz mavi balonlarını, Umut yeşil arabasını, fırıncı da sarı örtüsünü kimseyle paylaşmak istememişti. Çakıl ise kahverengi tüylerinin en güzel renk olduğunu düşünerek diğer renkleri pek fark etmemişti.

Misket, Çakıl’a küçük bir görev verdi: Herkesin sevdiği rengi bir başkasına armağan etmesini sağlamak. Bunun için kurdeledeki yedi boş düğümün doldurulması gerekiyordu.

Çakıl ve arkadaşları köye döndü. Deniz mavi balonunu Umut’a verdi. Umut yeşil arabasını fırıncının torunuyla paylaştı. Fırıncı sarı örtüsünü meydandaki masaya serdi. Köydeki herkes, sevdiği bir rengi başka birine sunmaya başladı. Çakıl da boynundaki kırmızı tasmanın küçük kurdelesini Misket için ayırdı.

Son düğüm bağlandığında kurdele gökyüzüne doğru yükseldi. Değirmenin çarkı önce yavaşça, sonra neşeli bir gürültüyle dönmeye başladı. Mavi gökyüzüne, yeşil çimenlere, sarı çiçeklere ve kırmızı çatılara renkleri geri geldi. Çakıl’ın tarçın rengi tüyleri de güneşte parladı.

O günden sonra Çamlıbel’de herkes bir rengi saklamak yerine paylaşmayı öğrendi. Çakıl ise her yağmurdan sonra eski değirmen yoluna gider, sessizliği dinler ve arkadaşlarına şunu hatırlatırdı: Bir renk tek başına güzel olabilir; ama bütün renkler yan yana gelince dünya masala dönüşür.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu