Çakıl’ın Gökyüzüne Asılan Tasması

Çakıl, Gökpınar köyünün en neşeli köpeğiydi. Kulaklarından biri hep dik durur, diğeri ise rüzgâr estiğinde yana doğru kıvrılırdı. Kahverengi tüylerinin arasında, burnunun hemen üstünde küçük beyaz bir benek bulunurdu. Çakıl’ın en sevdiği iş, köydeki herkese yardım etmekti. Fırıncı Nergis Hanım’ın düşen ekmek sepetini taşır, postacı Rıza Amca’nın mektuplarını kapılara kadar götürür, çocukların oyunlarına neşeli havlamalarıyla eşlik ederdi.
Gökpınar’ın ortasında, yaşlı bir söğüt ağacının dalına asılı duran küçük bir çan vardı. Köylüler ona Neşe Çanı derdi. Her sabah güneş doğarken bir kez, akşam yıldızlar görünürken üç kez çalardı. Çanın sesi duyulduğunda insanlar gülümser, kuşlar hep birlikte öter, köyün kedileri bile kuyruklarını neşeyle sallardı. Köydeki herkes, bu sesin güzel günlerin habercisi olduğuna inanırdı.
Bir sabah Çakıl, alışılmadık bir sessizlikle uyandı. Söğüt ağacının altına koştuğunda çanın yerinde olmadığını gördü. Dalda yalnızca ince, mavi bir kurdele sallanıyordu. Çakıl kurdeleyi dikkatle kokladı. Kurdelede yağmur, lavanta ve uzaklarda esen serin bir rüzgârın kokusu vardı.
“Merak etme Çakıl,” dedi köyün küçük saatçisi Mina, onun yanına gelerek. “Çanı birlikte buluruz.”
İkisi, kurdelenin ucundaki gümüş renkli ipliği takip etti. İplik, köy meydanından geçip eski değirmene, oradan da tepelerin ardındaki çiçekli düzlüğe uzanıyordu. Çakıl her adımda burnunu yere yaklaştırıyor, Mina da gördüğü izleri küçük defterine çiziyordu. Bir süre sonra iplik, gökyüzüne doğru yükselmiş gibi aniden kayboldu.
Çakıl başını kaldırınca şaşkınlıktan kuyruğunu sallamayı unuttu. Mavi kurdele, bulutların arasında parlayan rengârenk bir merdivene bağlanmıştı. Merdiven, sanki görünmez bir el tarafından havaya asılmıştı. Basamakları gökkuşağının renklerinden oluşuyor, her basamağa dokunulduğunda hafif bir ezgi duyuluyordu.
Mina biraz çekindi. “Yukarı çıkmak güvenli mi?” diye sordu.
Çakıl, önce kendi patisiyle ilk basamağa dokundu. Basamak yumuşacık bir bulut gibi çöktü, sonra yeniden sağlamlaştı. Çakıl geriye dönüp Mina’ya baktı. Bakışlarında, “Birlikteysek başarabiliriz,” diyen sıcak bir ışık vardı. Mina gülümsedi ve onun tasmasını tuttu. Böylece merdiveni tırmanmaya başladılar.
Bulutların üzerinde, rüzgârla çalışan küçük bir bahçe buldular. Bahçedeki çiçekler dönüyor, yaprakları birbirine değdikçe fısıltılı melodiler çıkarıyordu. Ortada, parlak tüyleri olan yaşlı bir turna duruyordu. Turnanın yanında Neşe Çanı vardı; fakat çanın dili kaybolmuştu.
“Çanı ben almadım,” dedi turna. “Dün akşam güçlü bir rüzgâr çıktı. Çanın dili yuvasından kopup aşağıdaki sis denizine düştü. Onu bulamazsak çan bir daha çalamaz.”
Çakıl hemen sis denizinin kıyısına koştu. Sis o kadar yoğundu ki Mina kendi ayakkabılarını bile göremiyordu. Çakıl ise kulaklarını dikti. Uzaklardan çok hafif bir tıkırtı duydu. Bir adım attı, sonra durdu. Tıkırtı sağdan geliyordu. Birkaç adım sonra ses öne geçti. Çakıl, gözleriyle değil kulakları ve burnuyla ilerledi.
Sisin içinde küçük, yuvarlak bir taşın yanına ulaştı. Taşın altında çanın gümüş dili parlıyordu. Ancak dil, ince bir sarmaşığa takılmıştı. Çakıl dişleriyle sarmaşığı çekti, Mina da elleriyle düğümü çözdü. Birlikte çalışınca çanın dili özgür kaldı.
Bulut bahçesine döndüklerinde turna, Çakıl’ın boynundaki eski tasmanın üzerine mavi kurdeleyi bağladı. “Cesaretin gökyüzüne kadar ulaştı,” dedi. Ardından çanın dilini yerine taktı.
Çan çaldığında sesi yalnızca bulutlarda değil, bütün Gökpınar’da duyuldu. Köylüler başlarını gökyüzüne kaldırdı. Neşe Çanı bu kez dört kez çalıyordu: biri Çakıl için, biri Mina için, biri turna için, biri de birlikte gösterdikleri dayanışma için.
O günden sonra Çakıl’ın tasmasındaki mavi kurdele hiç solmadı. Köylüler, yardıma ihtiyaç duyduklarında onun peşine takılmayı öğrendi. Çakıl ise şunu hiç unutmadı: Bazen yolu gösteren gözler değil, dikkatle dinleyen kulaklar ve güvenen bir kalp olur. İşte en güzel köpek masalları da böyle başlardı; küçük bir dostun, kocaman bir iyiliğe öncülük etmesiyle.



