Sihirli Masallar

Mor Merdivenin Yedinci Basamağı

Defne, Renkliçatı kasabasında yaşayan meraklı ve yardımsever bir çocuktu. En sevdiği yer, kullanılmayan saat kulesinin yanındaki küçük kütüphaneydi. Bir akşam rafların arasına sıkışmış, kapağı olmayan eski bir kitap buldu. Kitabın sayfaları boştu; yalnızca ortasında mor bir merdiven resmi vardı. Defne parmağıyla resme dokununca kâğıt hafifçe ısındı ve kitabın içinden ince bir ses yükseldi: “Yedinci basamağa ulaşan, gerçek sihrin ne olduğunu öğrenir.”

Defne önce bunun bir oyun olduğunu düşündü. Fakat o gece penceresinden dışarı baktığında, saat kulesinin duvarında daha önce hiç görmediği mor bir merdiven belirdiğini fark etti. Merdiven, bulutların arasına kadar uzanıyor, basamakları ay ışığı gibi parlıyordu. Defne korkmak yerine sıcak hırkasını giydi, cebine bir elma koydu ve sessizce merdivene çıktı.

İlk basamakta, kanatları birbirine dolanmış minik bir kelebek gördü. Kelebek uçamadığı için ağlıyordu. Defne sabırla düğümlenen ince iplikleri çözdü. Kelebek özgür kalınca basamaklardan biri altın rengine dönüştü. İkinci basamakta, yönünü kaybetmiş bir bulut yavrusu duruyordu. Defne, rüzgârın sesini dinleyip bulutun ailesinin bulunduğu tarafa işaret etti. Bulut yavrusu sevinçle kabardı ve ikinci basamak gümüş gibi ışıldadı.

Üçüncü basamakta karşısına konuşan bir taş çıktı. Taş, “Beni yalnızca güçlü olanlar kaldırabilir,” dedi. Defne taşı kaldırmayı denedi, ama taş yerinden bile oynamadı. Sonra onun aslında bir şeyin altında sıkıştığını fark etti. Çevresindeki küçük dalları ve yaprakları temizleyince taş kendi kendine yükseldi. “Bazen güç, itmekte değil, önündeki engeli kaldırmaktadır,” diye fısıldadı taş. Üçüncü basamak rengârenk bir ışıkla parladı.

Dördüncü basamakta Defne’nin karşısına aynadan yapılmış bir kapı çıktı. Kapı, “İçeri girmek istiyorsan en büyük dileğini söyle,” dedi. Defne uzun süre düşündü. Daha büyük bir ev, uçan bir bisiklet ya da sonsuz çikolata isteyebilirdi. Fakat aklına kasabanın suskunluğu geldi. O gün herkes kendi derdine dalmış, kimse komşusunun yüzüne gülümsememişti. Defne, “İnsanların birbirini anlamasını isterim,” dedi. Ayna kapı sessizce açıldı ve dördüncü basamak yumuşak bir ışıkla doldu.

Beşinci ve altıncı basamaklarda Defne’ye sihirli görevler verilmedi. Biri ona beklemeyi, diğeri de özür dilemeyi öğretti. Beklemeyi öğrenirken aceleci bir yıldızın gökyüzünde doğru yerini bulmasına yardım etti. Özür dilemeyi öğrenirken, merdivenin korkuluğunu yanlışlıkla kırdığı için ondan af diledi. Korkuluk, “Dürüstlük, kırılan şeyleri onaran görünmez bir iptir,” diyerek yeniden birleşti.

Nihayet Defne yedinci basamağa ulaştı. Basamağın üzerinde küçük, mor bir anahtar duruyordu. Anahtarı eline aldığı anda merdivenin tepesinde büyük bir kapı belirdi. Kapının ardında altın saraylar ya da hazineler yoktu. Renkliçatı kasabasının bütün insanları, kalplerinden çıkan ince ışık ipleriyle birbirine bağlıydı. Ancak bazı ipler sönükleşmişti.

Defne, “Gerçek sihir nedir?” diye sordu. Gökyüzünden yumuşak bir ses geldi: “Sihir, iyiliği tek başına saklamak değil, onu paylaşarak çoğaltmaktır.” Mor anahtar avucunda eridi ve ışığa dönüştü. Bu ışık kasabanın üzerine yağmur gibi serpildi. O gece fırıncı, yaşlı komşusuna sıcak ekmek götürdü. Çocuklar uzun zamandır konuşmadıkları arkadaşlarını oyuna çağırdı. Meydandaki insanlar birbirlerini dinlemeye başladı.

Defne sabah saat kulesinin yanında uyandığında mor merdiven yoktu. Elinde yalnızca kapağı olmayan kitap vardı. Bu kez sayfalar boş değildi; her sayfada kasabadaki güzel davranışlar parlıyordu. Defne kitabı kütüphaneye koydu ve isteyen herkesin okumasına izin verdi. O günden sonra Renkliçatı’nda sihirli masallar anlatılırken, en çok şu cümle hatırlandı: İyilik paylaşıldıkça büyür, büyüdükçe dünyayı aydınlatır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu