Nasreddin Hoca Hikayeleri

Kırık Ölçünün Doğru Sırrı

Akşehir’in pazar yeri, sonbaharın altın renkleriyle dolup taşıyordu. Esnaf tezgâhlarını açmış, fırınlardan sıcak ekmek kokuları yükselmiş, çocuklar da meydandaki kestane arabasının çevresinde dönüp duruyordu. O gün kasabanın ortak ambarında biriken kestaneler dağıtılacaktı. Fakat daha dağıtım başlamadan herkesin kaşı çatılmıştı.

Çünkü kasabadaki ailelerin getirdiği sepetler birbirinden farklıydı. Kiminin sepeti geniş, kimininki dar; kimininki derin, kimininki neredeyse düz tabak gibiydi. Ambarın başındaki görevli, kestaneleri sepetlere doldurdukça tartışma büyüyordu.

“Benim sepetim küçük, bu pay bana yetmez!” dedi fırıncı.

“Benim sepetim büyük ama yarısı kulplarla dolu,” diye karşı çıktı çömlekçi.

Bir başkası, “En çok kestaneyi kim topladıysa en büyük payı o almalı,” dedi. Meydandaki uğultu, rüzgârda sallanan teneke kovalar gibi çoğaldı.

Tam o sırada Nasreddin Hoca, eşeğinin üzerinde göründü. Eşeğin boynunda eski bir tahta kaşık asılıydı. Hoca meydana bakıp kaşığı işaret etti.

“Bugün eşeğim de söz sahibi olmak istiyor,” dedi. “Fakat gördüğünüz gibi, söyleyeceklerini kaşıkla anlatıyor. Ben de onun dilinden anlayabilen varsa dinlemeye hazırım.”

Çocuklar gülüştü. Eşek ise başını eğip tahta kaşığı çiğnemeye çalıştı.

Hoca, ambarın köşesinde duran eski bir ölçü kabını aldı. Kabın bir yanı çatlamış, kenarı da biraz eğrilmişti.

“Bu kapla mı paylaştıracaksın?” diye sordu görevli. “Kırık ölçü doğru sonuç vermez ki!”

“Doğru,” dedi Hoca. “Ama bazen kırık bir ölçü, sağlam görünen ölçülerden daha çok soru sorar.”

Önce herkesin kendi sepetine bakarak pay vermeyi denediler. Büyük görünen sepetler çok kestane aldı, fakat bazıları içten içe boşluklarla doluydu. Sonra sepetleri tarttılar. Bu kez de ağır kulplar ve kalın örgüler hesabı karıştırdı.

Hoca, meydandaki çocuklardan yardım istedi. Onlara üç görev verdi: Bir grup kestaneleri sayacak, bir grup sepetlerin içini kontrol edecek, bir grup da yaşlıların ve küçük çocuklu ailelerin ihtiyaçlarını dinleyecekti. Herkes şaşırdı. Çünkü daha önce kimse paylaştırma işinde ihtiyaçları hesaba katmayı düşünmemişti.

İlk olarak bütün kestaneler aynı büyüklükteki küçük çuvallara ayrıldı. Her çuvalın üzerinde bir işaret vardı: bir ev için, iki ev için ya da kalabalık bir aile için. Ardından Hoca kırık ölçü kabını ortaya koydu.

“Bu kap, tek başına adalet dağıtamaz,” dedi. “Çünkü çatlağı var. Fakat herkes ölçerken aynı kaba bakarsa, hiç değilse nerede eksik kaldığımızı görürüz.”

Bir süre sonra gerçekten de bir çuvalın eksik olduğu anlaşıldı. Herkes birbirinden şüphelenmeye başladı. Hoca ise eşeğinin yanına gidip tahta kaşığı aldı. Eşeğin semerinin altında, yere dökülmüş birkaç kestane buldu.

“Suçlu bulundu!” diye bağırdı bir çocuk.

“Hayır,” dedi Hoca. “Bu yalnızca kestanelerin yuvarlak olduğunu gösterir. Yuvarlanan her şey hırsız değildir.”

Çocuklar kestanelerin izini takip edince, çuvalın ağzındaki gevşek düğümü fark ettiler. Kestaneler, görevlinin taşıdığı yolda azar azar dökülmüştü. Hoca, dökülenleri toplattı ve çuvala geri koydu. Böylece kimsenin hakkı eksilmedi.

Sonra en küçük sepeti olan yaşlı değirmencinin annesine, kalabalık ailesi için iki çuval verildi. Tek başına yaşayan çömlekçiye ise daha küçük bir pay ayrıldı. Çömlekçi önce şaşırdı, sonra başını salladı.

“Demek eşitlik, herkese aynı şeyi vermek değilmiş,” dedi.

“Bazen,” diye karşılık verdi Hoca, “aynı kaşığı kullanmak değil, sofradaki açlığı fark etmektir.”

Dağıtım bitince fırıncı, Hoca’ya teşekkür etmek için bir tepsi sıcak çörek getirdi. Hoca çörekleri saydı, sonra tepsiyi çocuklara uzattı.

“Peki sen?” diye sordu görevli. “Sana hiç kalmadı.”

Hoca gülümsedi. “Benim payım hazır. Bugün doğru bir işin nasıl yapıldığını gördüm. Hem eşeğim de tahta kaşığı kemirmekten vazgeçerse bir çörek ona ayırırız.”

Eşek o anda uzun bir anırışla başını salladı. Herkes kahkahaya boğuldu. O günden sonra Akşehir’de paylaştırma yapılırken önce sepetlere değil, insanların gerçek ihtiyacına bakıldı. Kırık ölçü de ambarın duvarına asıldı. Üzerine şu söz yazıldı: “Adalet, ölçünün düzgünlüğü kadar gönlün açıklığıyla da büyür.”

İşte Nasreddin Hoca hikayeleri arasında anlatılmaya başlayan bu yeni masal, çocuklara küçük bir gülümsemeyle şunu hatırlattı: Bir şeyi adil paylaşmak için yalnızca saymak yetmez; dikkat etmek, dinlemek ve gerektiğinde el uzatmak da gerekir.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu