Kavanozların Arasındaki Sessiz Harf

Uzak tepelerin ardında, sabahları çan sesleriyle değil, güzel sözlerle uyanan Nergisova adında küçük bir köy vardı. Köyde yaşayanlar birbirlerine teşekkür ettiğinde havaya sarı kıvılcımlar, cesaret verdiğinde mavi benekler, özür dilediğinde ise gümüş ışıklar yükselirdi. Bu ışıklar, köyün ortasındaki eski Ses Değirmeni’nin taşlarına dolardı.
Değirmenin yanında yaşayan Suna, dokuz yaşında, dikkatli ve meraklı bir çocuktu. Her sabah erkenden kalkar, değirmenci Usta Veysel’e yardım ederdi. Suna’nın görevi, güzel sözlerden oluşan ışıkları renklerine göre ayırıp cam kavanozlara koymaktı. “Teşekkür”, “lütfen”, “seninle gurur duyuyorum” ve “yardım edebilir miyim?” gibi sözler, kavanozlarda minik yıldızlar gibi parıldardı.
Bir sabah Suna değirmene girdiğinde tuhaf bir sessizlikle karşılaştı. Kavanozlar yerli yerindeydi ama içlerindeki ışıklar sönmüş, bütün renkler soluk griye dönüşmüştü. Üstelik köy meydanından gelen sesler de değişmişti. İnsanlar konuşuyor, fakat söyledikleri güzel sözlerin ortasında görünmez bir boşluk oluşuyordu.
Fırıncı, çırağına “Eline sağlık,” demek istemiş ama yalnızca “Eline… lık,” diyebilmişti. Bahçıvan, komşusuna yardım ettiği için teşekkür edecekken cümlesi yarıda kalmıştı. Çocuklar birbirlerinden özür dilemek istemiş, fakat ağızlarından çıkan sözler sanki bir kapının eşiğinde takılıp kalmıştı.
Usta Veysel, değirmenin büyük çarkını inceledi. “Kavanozlarda sorun yok,” dedi. “Eksilen şey bir ışık değil, bir harf olmalı. Bazen küçücük bir harf, koca bir iyiliğin kapısını açar.” Suna, bu sözü duyunca eline fenerini aldı. Köyde kaybolan harfi bulmaya karar verdi.
Önce meydandaki taş kuyunun çevresine baktı. Sonra fırının un çuvallarını, okulun kitaplığını ve dere kenarındaki söğüt ağacını inceledi. Her yerde eksik cümlelerin izini gördü. Bir duvarın üzerinde “Ne kadar ince dü…ünmüşsün!” yazıyordu. Bir çocuğun uçurtmasında “Ben sana yar…” demek isteyen yarım bir not vardı.
Akşama doğru Suna, değirmenin arkasındaki depoya girdi. Raflarda yıllardır kullanılmayan kavanozlar duruyordu. En dipte, kapağı tozla kaplı küçük bir kavanoz gördü. İçinde ne ışık ne de renk vardı. Ancak kavanozu kulağına yaklaştırınca çok hafif bir ses duydu: “Şşş…”
Suna kapağı açtığında depodaki bütün tozlar havaya yükseldi. Tozların arasında küçük, kıvrımlı bir harf belirdi. Harf, uçuşan bir kelebek gibi dönerek dışarı kaçmak istedi. Suna onu yakalamaya çalışmadı. Ellerini birleştirip sakince, “Seni bulduğuma sevindim. Ama köyümüz seni özlüyor,” dedi.
Harf, Suna’nın avuçlarının üzerine kondu. O anda harfin içinden yüzlerce söz döküldü: “Şefkat”, “şans”, “şükür”, “arkadaşlık” ve “paylaşmak”. Suna, kaybolan harfin “ş” olduğunu anladı. Demek ki köydeki güzel sözlerin çoğu, bu küçük ses olmadan eksik kalıyordu.
Suna harfi değirmenin ortasındaki büyük çarka götürdü. Fakat çark hemen dönmedi. Usta Veysel, “Bir harf tek başına yeterli olmaz,” dedi. “Onu yaşatacak sözleri de köyün söylemesi gerekir.” Bunun üzerine Suna meydandaki herkesi çağırdı. Köylüler önce çekingen davrandı, çünkü eksik cümlelerini tamamlayamıyorlardı.
Suna, fırıncının yanına gidip onun elini tuttu. “Bazen sözü tamamlamak için yalnızca birinin başlaması gerekir,” dedi. Fırıncı gülümsedi ve “Eline sağlık,” diye seslendi. Bu kez söz havada parladı. Bahçıvan komşusuna “Paylaştığın için teşekkür ederim,” dedi. Çocuklar birbirlerinden özür diledi. Her güzel cümle, değirmenin taşlarına yeni bir renk kattı.
Çark dönmeye başlayınca köyün üzerinden altın, mor ve yeşil ışıklar geçti. Kavanozlardaki gri renkler dağıldı, ışıklar yeniden parladı. Usta Veysel, kaybolan harfi en küçük kavanoza yerleştirdi; fakat kapağını kapatmadı. Çünkü bazı güzellikler saklanmak için değil, her gün kullanılmak için vardı.
O günden sonra Nergisova’da herkes sözlerine daha dikkat etti. Suna ise Ses Değirmeni’nin yanına küçük bir tahta astı: “İyi sözler uzaklara gider; onları söylemek için güzel bir an beklemeyin.” Köyün çocukları bu yazıyı okuyup birbirlerine gülümsedi. Suna da anladı ki bazen kocaman bir değişim, sessizce bekleyen minicik bir harfle başlardı.




