Gümüş Yaprağın Emaneti

Bir zamanlar, tepeleri böğürtlen kokan geniş bir ormanda, hayvanların her sabah uğradığı yuvarlak bir açıklık varmış. Açıklığın ortasında, güneş vurduğunda gümüş gibi parlayan eski bir yaprak dururmuş. Bu yaprak sıradan ağaç yapraklarına benzemezmiş; rüzgâr estiğinde incecik bir ses çıkarır, sesi duyan herkesin içi ferahlarmış.
Ormanda yaşayan hayvanlar, yaprağı kimin bulduğunu yıllardır merak edermiş. Bir gün, yağmurdan sonra yaprak çamurun içinden ortaya çıkınca tartışma yeniden başlamış. Saksağan Sedef, parlak nesnelere olan ilgisiyle hemen öne atılmış.
“Bu yaprak benim olmalı,” demiş. “Onu en önce ben gördüm. Üstelik gümüş rengi tüylerime de çok yakışır.”
Çalıların arasından çıkan kirpi Dikenç, burnunu kaldırmış. “Sen yalnızca ışığını fark ettin. Yaprağı çamurdan çıkaran benim. Küçük patilerimle saatlerce kazdım.”
O sırada ağaç dalından aşağı süzülen sincap Cevizcan da söz almış. “İkiniz de yanılıyorsunuz. Geçen sonbaharda bu yaprağın düştüğü yeri ben görmüştüm. Yerini söylemeseydim onu bulamazdınız.”
Üçü de kendi gerekçesini çok önemli buluyormuş. Sedef yaprağı gagasıyla kaldırmaya, Dikenç dikenleriyle kendine doğru çekmeye, Cevizcan ise kuyruğuyla çevresine dolanmaya çalışmış. Yaprak bir o yana, bir bu yana savrulurken çıkardığı güzel ses kesilmiş. Açıklık bir anda sessizleşmiş.
Yaprağın Sessizliği
Hayvanlar, gümüş yaprağın neden artık şarkı söylemediğini anlayamamış. O sırada ağır ağır ilerleyen kaplumbağa Yavaşçak açıklığa varmış. Her zamanki gibi kimseyi susturmadan, önce yaprağın yanına oturmuş. Sonra toprağın üzerindeki izlere bakmış.
“Bu yaprak,” demiş, “sizin aranızda paylaşamadığınız için değil, onu dinlemediğiniz için susuyor olabilir.”
Sedef kaşlarını çatmış. “Bir yaprak nasıl dinlenmek ister?”
“Belki de onu elinde tutanın adını değil, etrafında oluşan iyiliği önemser,” diye cevap vermiş Yavaşçak. “Bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak ve yerini bilmek değerlidir. Fakat bu değerlerden biri diğerlerini yok sayınca, güzel olan da sesini kaybeder.”
Kaplumbağa, yaprağı yeniden çamurun üzerine bırakmış. “Hepiniz bir adım geriye çekilin. Sonra yaprağa, onu neden istediğinizi değil, onun için ne yapabileceğinizi söyleyin.”
Ortak Bir Karar
Önce Dikenç konuşmuş. “Ben yaprağın çevresindeki dikenleri temizleyebilirim. Böylece küçük hayvanlar ona yaklaşırken canları acımaz.”
Cevizcan başını eğmiş. “Ben de yağmur yağdığında üstüne dallardan küçük bir çatı kurabilirim. Ama çatıyı öyle yaparım ki güneş ışığı yine üzerine düşer.”
Sedef bir süre susmuş. Parlak şeyleri yalnızca kendine saklamaya alışkınmış. Sonunda, “Ben de ormanda kaybolan yavrulara bu sesi dinleterek yolu bulmalarına yardım edebilirim,” demiş. “Yaprağı taşımak yerine, onun sesini herkesle paylaşırım.”
Yavaşçak gülümsemiş. “Şimdi onu birlikte kaldırmayı deneyin.”
Dikenç yaprağın altındaki çamuru gevşetmiş, Cevizcan ince bir dalı kaldıraç gibi kullanmış, Sedef de gagasıyla yaprağın kenarını dikkatlice tutmuş. Bu kez hiçbiri diğerinden önce davranmamış. Yaprak yerinden kalkınca üç hayvan onu açıklığın ortasındaki düz kayanın üzerine bırakmış.
Güneş yeniden yaprağa vurmuş. Önce ince bir tını duyulmuş, ardından bütün açıklıkta berrak bir melodi yayılmış. Sesi duyan kuşlar dallardan inmiş, tavşanlar çimenlerin arasından çıkmış, hatta uzaklardaki ürkek geyikler bile açıklığa yaklaşmış.
O günden sonra gümüş yaprak kimsenin özel eşyası olmamış. Dikenç çevresini temizlemiş, Cevizcan çatısını onarmış, Sedef ise her sabah yeni gelenlere yaprağın sesini dinletmiş. Yavaşçak da kayanın yanına küçük bir taş koymuş. Taşın üzerine hiçbir isim yazmamışlar; çünkü oradaki güzelliğin, tek bir patiden değil, farklı emeklerin yan yana gelmesinden doğduğunu artık herkes biliyormuş.
Bir akşam Sedef, yaprağın karşısında durup kendi yansımasına bakmış. Gümüş yüzeyde yalnızca parlak tüylerini değil, arkadaşlarının emeklerini de görmüş. O anda anlamış ki bazı hazineler, onları saklayan elde değil, başkalarının da iyiliğine dönüştüğü anda gerçekten ışıldarmış.




