Bulutların Altındaki Çan Tohumu

Yüksek dağların arasına kurulmuş Çiğdamı Köyü’nde sabahları güneşten önce küçük bir çan sesi duyulurdu. Bu ses, köyün üstünde asılı duran görünmez gök köprüsünün açıldığını haber verirdi. Gök köprüsü açılınca bulutlardan yağmur iner, dereler şarkı söyler, bahçelerdeki çiçekler başlarını kaldırırdı. Fakat bir ilkbahar sabahı çan sustu. Bulutlar ağırlaştı, gökyüzü sessizleşti ve köyün tüm çiçekleri kapandı.
Köyün yakınındaki lavanta mağarasında yaşayan küçük ejderha Fısıltı, bu sessizliği herkesten önce fark etti. Fısıltı’nın pulları gök mavisiydi; kanatlarının uçlarında da gümüş benekler vardı. Diğer ejderhalar gibi alev püskürtemezdi. Ne zaman denese ağzından yalnızca ılık, pırıl pırıl bir ışık çıkardı. Bu yüzden kendisini biraz farklı hisseder, yine de ışığının bir gün işe yarayacağına inanırdı.
O sabah köyün yaşlı çan bekçisi Mırmır Nine, mağaranın önüne geldi. Elinde, içi yıldız tozuyla dolu küçük bir kese vardı. “Gök çanı susmadı,” dedi. “Onu uyandıran çan tohumu, bulutların altında bir yerde kayboldu. Tohum bulunmazsa gök köprüsü kapanacak ve köyümüz uzun süre yağmursuz kalacak.”
Fısıltı hemen yola çıkmak istedi. Ona, ağaç dallarını birbirine bağlayarak uçurtma yapan meraklı çocuk Çınar katıldı. Birlikte köyün en yüksek tepesine tırmandılar. Oradan gökyüzüne uzanan üç gümüş bulut gördüler. İlk bulut pamuk gibi yumuşaktı, ikincisi gök gürültüsüyle homurdanıyordu, üçüncüsü ise sürekli yer değiştiriyordu.
“Çan tohumu, en sessiz bulutta saklanır,” diye fısıldadı Fısıltı. Çınar, uçurtmasının ipini bulutlardan birine attı. Ancak rüzgâr ipi çekip kopardı ve uçurtma uzaklara sürüklendi. Çınar’ın gözleri doldu ama Fısıltı onun omzuna dokundu. “Birlikte düşünürsek başka bir yol buluruz,” dedi. O sırada Fısıltı’nın ağzından yayılan ılık ışık, havada incecik parlayan bir yol çizdi.
İki arkadaş ışıklı yolu izleyerek bulutların arasına yükseldi. İlk bulutta, uyuklayan yağmur damlaları vardı. İkinci bulutta gürültülü rüzgârlar dönüp duruyordu. Üçüncü bulutta ise tüy kadar hafif, bembeyaz bir kuş yuvası buldular. Yuvanın içinde küçük, yuvarlak bir tohum duruyordu. Tohumun üzerinde minicik bir çan resmi vardı.
Fısıltı tohumu almak için uzandığında bulut titredi. Tohum, bulutun yumuşak tüyleri arasına daha da gömüldü. Çınar elleriyle çekmeye çalıştı, fakat başaramadı. Fısıltı alev püskürtmeyi denese tohumu inciteceğinden korktu. Bir süre ne yapacaklarını bilemeden beklediler. Sonra ejderha, kendi farklılığını hatırladı. Ilık ışığını doğrudan tohuma değil, çevresindeki buluta doğru üfledi.
Işık bulutun içindeki soğuk damlaları ısıttı. Damlalar küçük parıltılara dönüşerek birer birer havaya yükseldi. Bulut hafifledi, tohum da yuvasından usulca yuvarlandı. Çınar onu avuçlarının arasına aldı. Tam geri döneceklerken gök gürültüsü duyuldu. Bu kez ses korkutucu değildi; sanki gökyüzü onlara “Acele etmeyin, birlikte dönün,” diyordu.
Çınar uçurtmasının kopan ipini onardı, Fısıltı da ışığıyla önlerinde güvenli bir yol aydınlattı. Köye vardıklarında Mırmır Nine tohumu, meydandaki eski çan yuvasına yerleştirdi. Önce tek bir tıkırtı duyuldu. Ardından çan tohumu filizlendi; gümüş bir sap, mavi yapraklar ve minicik bir çan açıldı. Çan çalınca gök köprüsü yeniden parladı.
Bulutlar yağmurunu usulca bıraktı. Çiçekler açtı, dereler şarkı söyledi, köy çocukları meydanda dans etti. Mırmır Nine, Fısıltı’ya bir taç değil, çan tohumunun ilk yaprağından yapılmış küçük bir kolye verdi. “Dünyada herkes aynı yeteneğe sahip olsaydı,” dedi, “gökyüzü bugün nasıl aydınlanacağını bilemezdi.”
O günden sonra Fısıltı, ışığından utanmadı. Çınar da uçurtmasını gök köprüsünün yanına astı. Çiğdamı Köyü’nde her yağmurdan önce çan çaldı ve köylüler, en küçük farklılığın bile doğru zamanda büyük bir iyiliğe dönüşebileceğini hiç unutmadı.



