Çömlekçinin Kısık Ölçüsü

Akşehir’de bahar yeni başlamıştı. Güneş, kerpiç evlerin duvarlarını ısıtırken pazar yeri de renkli tezgâhlarla dolup taşıyordu. Herkes alışveriş telaşındaydı; kimi nohut seçiyor, kimi taze peynirin kokusunu takip ediyordu. Fakat o gün pazarda insanların aklını kurcalayan bir mesele vardı.
Çömlekçi Rıza Usta, un ve bulgur satarken herkesinkinden daha büyük görünen bir ölçü kabı kullanıyordu. Kabı dolduruyor, sonra da “Bakın, size bol bol veriyorum,” diyordu. Gerçekten de kabı geniş görünüyordu. Ne var ki müşteriler evlerine gidince çuvallarının beklediklerinden daha çabuk boşaldığını fark ediyordu.
Bir sabah fırıncı Şakir, Hoca’nın yanına geldi.
“Hoca’m,” dedi, “Rıza Usta’dan üç ölçü bulgur aldım. Kabı ağzına kadar doldurdu ama evde tartınca iki ölçü bile çıkmadı. Bir yanlışlık mı var, yoksa benim terazim mi şaşırdı?”
Nasreddin Hoca sakalını sıvazladı. Yanında duran küçük yeğeni Suna, merakla çömlekçinin tezgâhına bakıyordu.
“Terazi bazen şaşırabilir,” dedi Hoca. “Fakat insanın gözü de aynı anda şaşırıyorsa, mesele daha ilginç demektir.”
İkisi birlikte tezgâha gittiler. Hoca, Rıza Usta’nın ölçü kabını eline aldı. Kabın dışı gerçekten de iri ve gösterişliydi. Ancak Hoca parmağıyla tabanına vurunca tok bir ses yerine kalın, donuk bir ses duyuldu.
“Bu kabın tabanı pek düşünceli,” dedi. “İçine konan her şeyi kucaklamadan önce uzun uzun düşünüyor galiba.”
Rıza Usta kaşlarını çattı.
“Ne demek istiyorsun Hoca? Kabım sağlamdır. Hem müşteriler ölçüyü kendi gözleriyle görüyor.”
“Elbette,” dedi Hoca. “Ama göz, kabın dışına bakar; akıl ise içine.”
O sırada pazardan geçen çocuklar da çevrelerine toplandı. Hoca, Rıza Usta’dan aynı miktarda bulguru iki kaba koymasını istedi. Biri çömlekçinin süslü kabı, diğeri de fırıncı Şakir’in sade tahta ölçüsüydü. İlk bakışta süslü kap daha büyük görünüyordu. Rıza Usta gururla gülümsedi.
Hoca, Suna’ya dönüp küçük bir soru sordu:
“Suna, sence hangisi daha çok bulgur alır?”
“Dışarıdan büyük görünen mi?” diye cevap verdi Suna.
“İşte pazardaki herkesin ilk düşüncesi bu,” dedi Hoca. “Şimdi kabın içini görelim.”
Hoca, süslü kabın içindeki bulguru dikkatlice boşalttı. Kabın tabanında gizli bir yükselti bulunduğunu herkes gördü. Üstelik yükseltinin çevresinde, kabı olduğundan daha derin gösteren koyu renkli bir şerit vardı. Dışarıdan bakan kişi büyük bir kap sanıyor, fakat içine daha az bulgur sığıyordu.
Rıza Usta başını öne eğdi. “Ben bunu kimse fark etmez sanmıştım,” diye mırıldandı.
Hoca ona kızmadı. Tezgâhın üzerine bir avuç nohut koyarak konuştu:
“Bir nohut tanesi küçük olabilir, ama yüzlercesi bir araya gelince koca bir çuvalı doldurur. Küçük hileler de böyledir. Her alışverişte bir avuç eksiltir, sonunda insanların güvenini tüketir.”
Rıza Usta utandı. Meğer kabı, daha az ürün verip daha çok kazanmak için özel olarak yaptırmıştı. Ancak Hoca’nın sözleri ve pazardaki çocukların şaşkın bakışları ona kazancından daha değerli bir şeyi, güveni hatırlattı.
“Hoca,” dedi, “aldığım fazla parayı geri vereceğim. Bu kabı da kırıp yerine gerçek ölçü yaptıracağım.”
“Kırmana gerek yok,” dedi Hoca. “Onu köyün meydanına koy. Herkes içine bir şey doldurmadan önce ne kadar boşluk sakladığını görsün. Belki kabın kendisi de bundan sonra dürüstlüğü öğretir.”
Rıza Usta söyleneni yaptı. Yeni ölçüsünün üzerine açıkça miktarını yazdırdı. Eski kap ise meydanda durdu; çocuklar ona “Kısık Ölçü” adını verdi. Ne zaman biri gösterişle övünse, Suna gülümseyerek, “Önce içindeki boşluğa bakalım,” derdi.
O günden sonra pazarda yalnızca teraziler değil, sözler de daha doğru tartılmaya başladı. Nasreddin Hoca ise eve dönerken cebindeki birkaç nohudu şakırdattı ve “İnsan, başkasının hakkını eksiltirse cebini doldurur; fakat gönlünü boş bırakır,” diye düşündü.




