Nasreddin Hoca’nın Ceviz Kabuğundaki Büyük Kararı

Akçapınar köyünde her yıl baharın ilk cumartesi günü, köy meydanında Büyük Paylaşma Günü düzenlenirdi. Kimi evinden çörek getirir, kimi renkli iplikler, kimi de tarlasında yetişen sebzeleri ortaya koyardı. Günün sonunda bütün yiyecekler birlikte yenir, eşyalar ihtiyacı olanlara dağıtılırdı.
Fakat o yıl meydandaki eski paylaşma sandığı ortadan kaybolmuştu. Sandık, yıllardır kimin ne getirdiğini ve neye ihtiyacı olduğunu unutmadan saklardı. Köylüler, sandık olmayınca dağıtımın karışacağından endişelendi. Herkes aynı anda konuşuyor, kimin önce dinleneceği bir türlü belli olmuyordu.
Tam o sırada Nasreddin Hoca, eşeğinin heybesinde kuru bir dal ve üç cevizle meydana geldi. Köylülerden biri, “Hoca, sen de mi çözüm aramaya geldin?” diye sordu.
Hoca gülümsedi. “Çözüm aramaya değil, çözümün bizi bulmasına yardım etmeye geldim,” dedi.
Önce cevizlerden birini dikkatlice kırdı. İçini çıkardı, kabuğun iki yarısından daha düzgün olanını seçti. Sonra küçük kabuğu meydanın ortasındaki taşın üzerine koydu.
“Bundan böyle herkes dileğini bu ceviz kabuğuna söyleyecek,” dedi. “Ama bir şartım var: Konuşan kişi, kendi isteğini söylemeden önce köyden başka birinin ihtiyacını dile getirecek.”
Köylüler birbirlerine baktı. Fikir basit görünüyordu ama uygulaması pek kolay değildi. İlk olarak fırıncı Nuriye öne çıktı.
“Ben yeni bir un çuvalı istiyorum,” dedi. Ardından ekledi: “Fakat önce yaşlı Hasan Amca’ya sıcak ekmek ulaştırılsın. Bu hafta dizleri ağrıdığı için evinden çıkamıyor.”
Hoca, ceviz kabuğuna küçük bir taş koydu ve başını salladı. Sonra marangoz Cemil konuştu: “Benim kırık rafımın onarılmasına ihtiyacım var. Ama önce okulun sallanan sırası sağlamlaştırılsın. Çocuklar ders çalışırken düşmesin.”
Her dilekten sonra kabuğa bir taş konuyordu. Kimi zaman söylenen ihtiyaç, konuşanınkinden çok daha önemli çıkıyordu. Çocuklar da oyuna katıldı. Zeynep, “Ben kırmızı boya istiyorum,” dedi. “Ama önce köyün yön levhası boyansın; yolu bilmeyen konuklar kaybolmasın.”
Yalnızca köyün en varlıklı tüccarı Sıtkı Bey bu usulü beğenmedi. O, meydana üç büyük sandık kumaş getirmişti ve karşılığında köyün en güzel zeytinliğini almak istiyordu. Sırası geldiğinde, “Önce benim hakkım olanı söyleyeceğim,” diye itiraz etti. “Ben çok mal getirdim, en büyük payı almalıyım.”
Hoca, ceviz kabuğunu ona uzattı. “Elbette,” dedi. “Fakat önce başkasının ihtiyacını düşünmelisin.”
Sıtkı Bey uzun süre sustu. Meydandaki çocuklar, kuşların cıvıltısını bile duyabiliyordu. Sonunda tüccar, “Benim kumaşlarıma köyün terzisi Ayla’nın da ihtiyacı var. Kışlık giysileri olmayan çocuklara elbise dikebilir,” dedi.
Hoca bu kez kabuğa taş koymadı. Onun yerine içinden küçük bir ceviz parçası çıkarıp Sıtkı Bey’e verdi.
“Neden taş koymadın?” diye soruldu.
“Çünkü bazı sözler ağırlık taşımaz,” dedi Hoca. “İyiliğe dönüştüğünde hafifler, ama köyün yükünü azaltır.”
O gün herkesin ihtiyacı tek tek belirlendi. Un çuvalları, boya kutuları, tahtalar ve kumaşlar adilce paylaştırıldı. Köylüler, kayıp sandığın yokluğunda daha güzel bir düzen kurduklarını fark etti. Çünkü eski sandık yalnızca eşyaları saklıyordu; ceviz kabuğu ise insanların birbirini düşünmesini sağlıyordu.
Akşamüstü çocuklar kabuğu Hoca’ya geri verdi. Hoca, “Bunu köyün ortasında saklayın,” dedi. “Ne zaman herkes yalnızca kendini düşünmeye başlarsa, kabuğa bir taş koyun ve önce komşunuzun ihtiyacını hatırlayın.”
Ertesi yıl eski sandık bulundu. Bir çalının arkasında, kapağı açık duruyordu. Köylüler sandığı onarıp yine kullandılar; fakat ceviz kabuğunu da yanına koydular. Çünkü artık biliyorlardı: Adalet, eşyaları eşit saymaktan önce, insanların birbirini gerçekten dinlemesiyle başlardı.




